Tüm bu dönüşüm ajanlarının oluşturduğu önemli bir kavram da gerçeklik. Sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik gibi kavramlar bir yandan dijital dönüşümün bir önceki bölümde saymadığım motorlarından… Ama bir yandan da başlı başına hep beraber üretilen bir şey: yeni bir çağın yeni gerçekliği.
Dünyayı sabit bir fiziksel varlık gibi düşünsek de aslında hiç de öyle değil.
Mesela her canlı türünün algısı birbirinden çok farklı. Bizim duyduğumuz işitsel aralığın çok daha altında ya da üstünde aralıkta duyabilen canlılar var. Bizden çok daha az renkli gören ya da algılayamadığımız ekstra pek çok rengi görebilen canlılar var. Hatta öyle ki dünyada hareketimizi sağlayan temel navigasyon duyusunu hemen hiç kullanmayıp başka duyularla navigasyon yapan canlılar da var. Biz gözlerimizi kullanarak dünyadaki yerimizi belirliyor ve yer değiştirmemizi yönetirken temel duyu olarak en çok gözlerimize dayanıyoruz. Oysa köpekler navigasyonda temel olarak kokuyu, yarasalar ise temel olarak sesi kullanıyorlar. Onların dünyayı nasıl algıladıklarını hayal etmemiz bile zor.
İnsandan insana, canlı türleri arasında olduğu kadar büyük farklar olmasa da yine önemli farklar olabiliyor. Mesela renk dediğimiz algı dünyada var olan değil, tamamen zihnimizde oluşturduğumuz bir şey. Kimi renk körleri yeşille kırmızıyı aynı renk olarak algılıyorlar. Bu algının yanlış olduğunu kim söyleyebilir ki? Sadece azınlıkta oldukları için onlara renk körü diyoruz. Oysa onlar çoğunlukta olsalardı, yeşille kırmızıyı ayrı renk olarak görenler bir çeşit anomali olarak sınıflanacaklardı. Bu tür bir örnek: Sinestezi. Sinestezide normalde tekil bir duyuyu tetikleyen bazı etkenler birden fazla duyu üzerinde etkili olur. Böyle bir algıya sahip insanlar mesela rakamları birbirinden farklı renklerde görebilirler. Onlar için ‘rakamların renkleri vardır’. Genel kitlenin ayırt edebildiği iki rengi ayırt edemeyenleri anomali olarak sınıfladığımız gibi, rakamlara renk kodu eşleyebilen ‘fazladan’ yetkinlikleri olanları da anomali olarak sınıflıyoruz.
Bazen gerçekliğin farklı yorumları kuşaklar arasında da belirgin olabilir. Hibrit dünyanın oluşumuna ileri yaşlarda katılan insanlarla bu dünyanın içine doğan insanlar arasındaki farklar buna bir örnek. Bu yüzyılın çocukları internete doğdu mesela. Oysa bu yüzyıldan sadece on yıl önce ölmüş olan insanların çok büyük bir çoğunluğu internet diye bir şeyi öyle pek de kullanmadan ölmüştü. Küçük çocukların duvarda görüp detaylarını çok ayırt edemedikleri resimlere yaklaşarak iki parmaklarıyla dokunup ‘resmi açarak büyütmeye çalışmaları’ pek sıradan bir yanılsama. Ve henüz istedikleri şeyin olmaması ilerde olmayacağı anlamına gelmez. Belki de artırılmış gerçeklik mercekleri olacak gözlerimizde ve odaklanmak istediğimiz yöne doğru elimizi kaldırıp havada o hareketi yaptığımızda o yöne doğru odaklanıp yakınlaştırma yapabileceğiz.
Tüm canlı türleri, duyularıyla ilgili ve başka alanlardaki evrimleriyle dünya üzerine olan algılarını yani gerçekliklerini sürekli yeniden inşa ettiler. İnsanlar bu gerçekliği yeniden oluşturma konusunda doğal evrim sürecinin çok ötesinde bir değişkenlik yaratmayı önceden beri başarmıştır. Konuşmanın icadı ve anlattığımız hikayeler… Yazının icadı ve yazdığımız romanlar… Bunlar ve yüzlerce başka örnekle birlikte binlerce yıldır sanal ve artırılmış gerçekliği hayatımızın içinde yaşatıyoruz. Teknoloji sayesinde gerçeklik algımızı ve bununla birlikte düşüncemizin ana temellerini çok daha hızlı dönüştüreceğimiz bir dünyadayız artık.
Hibrit dünyada var olmak, yeni bir gerçekliği icat etmek, oluşturmak, dönüştürmek ve oynak, hızla değişen bu gerçeklik zeminine adapte olabilmek demek biraz da.