Hadi işin içine biraz tarih biraz da sosyoloji katalım. Önceki toplumlara kafa yoralım, bu noktaya nereden geldiğimize…
Sizin benim gibi olan, şöyle günümüz modasına uygun bir saç kesimi ve giyimle karşımıza geldiğinde çağımız insanı olup olmadığını ayırt edemeyeceğimiz insan dünyada yaklaşık 200 bin yıldır var. Kimi 150 bin yıl diye tarihliyor, kimi 300 bin yıl diye. Sonuçta bilgiye dayalı olsa da biraz da tahmin bu süreler. Biz ortalama 200 bin yıl diyelim.
Bu sürenin yaklaşık 180 bin küsur yılında insanlar küçük ve temelde akraba topluluklar halinde doğanın içinde, avcı-toplayıcı olarak yaşadı. Buna Toplum 1.0 diyoruz.
Ne oldu da bu gayet oturmuş, çok uzun süredir devam eden yaşam tarzı değişti? İnsanlar nasıl yerleşik hayata ya da yarı yerleşik yani göçer hayata geçtiler? Bunun cevabı neolitik devrim.
Günümüzden yaklaşık 11 bin yıl önce gerçekleştiği söyleniyor. Ön hazırlıklarıyla henüz keşfedilmemiş öncülleriyle diyelim 15 bin yıl önce olsun. Peki nedir neolitik devrim: Temel olarak insanların bazı bitkileri ve bazı hayvanları evcilleştirmesi, ehlileştirmesidir.
Niye bu kadar önemli oldu bu? Çünkü insanlar toplu hasatlar yapmaya, sürüler beslemeye başladılar. Büyük hasat yapıyorsanız ürününüzü depolamak ve korumak zorunda olursunuz. Yerleşmeniz gerekir. Ya da büyük sürü besliyorsanız, sürünün ihtiyaçlarına bağlı olarak birkaç yerleşik yer arasında dolaşmanız gerekir. Bu geçişi ileride tekrar ele alacağız.
Toplum 2.0 yerleşik ve yarı yerleşik hayat olarak sürerken, başka bir esaslı gelişme daha oldu. Binlerce yıllık bir gelişim sürecinin olgunlaşmasıyla, insanlar yazıyı keşfettiler. Sözlü hukuktan yazılı hukuka geçilmesi, borçların ve hükümlerin yazılabilmesi, kuşaklar boyunca gerçekleşen bilgi birikimlerinin yazı ile aktarılabilir hale gelmesi, bürokrasinin gelişimini sağladı. Böylece daha büyük insan kitleleri yönetilebilir oldu. Bu neye sebep oldu dersiniz? İmparatorluklara.
Toplum 3.0 imparatorluklar olarak gerçekleşti. Temel olarak tarıma ve güçlü bir merkezi siyasi otoriteye dayalı, kültürel, dilsel ve dinsel özgürlük konusunda genellikle bir hayli geniş görüşlü imparatorluklar dünyayı sardı. Pers İmparatorluğu, Aztekler, Roma, Bizans, Osmanlı, Habsburg, Birleşik Krallık vb birbirlerine bir hayli benzer niteliklere sahip imparatorluklar olarak yaşadılar. Klasik imparatorlukların sonuncuları Birinci Dünya Savaşı’nda yıkıldı ya da ciddi ölçüde biçim değiştirdi.
İmparatorlukların yok olması ve yeni bir toplum biçiminin ortaya çıkmasını sağlayan, enerji dönüşümlerinin keşfi idi. Buhar enerjisini terbiye altına alan insanlar yeni bir çağı da açmış oldular. Sanayi toplumu yani Toplum 4.0.
Günümüz insanları artık Toplum 4.0’da yaşamıyorlar. Ama alışkanlıklarımız, hayata bakış açımız hala sanayi döneminin izlerini taşıyor.
Bu toplum geçişlerinin ortak bazı özelliklerini şöyle tespit etmek mümkün:
- Dönüşüm kasıtlı değil.
- Ortalama insan oluşan yeni toplum yapısında daha mutsuz.
- Egemenler yeni toplum yapısında daha mutlu ve güçlü.
- Yeni toplum yapısındaki bir grup aynı büyüklükte eski toplum yapısında bir gruptan çok daha güçlü.
- Yeni toplum yapısına geçiş geri dönüşümsüz.
- Yeni toplum yapısındaki gruplar, eski toplum yapısındaki grupları öldürür, yok eder.
Bu maddeleri tek tek ele alacağız.
Kasıtsız dönüşüm
Geleceği en köklü biçimde değiştiren dönüşümler, beklenmedik ve basit görünümlü şeylerin birikimiyle gerçekleşir. O yüzden de geleceğin yönünü tahmin etmek pek kolay değildir.
Geçmiş toplumlara bir bakalım. Sizce 180 bin yıldan uzun bir süre doğanın içinde akraba toplulukları halinde yaşayan insanlar yerleşik hayata geçmek gibi bir hedefle mi hareket ettiler? Yoksa gündelik gıda ya da başka tür ihtiyaçlarını temin etmek yönünde ufak ufak keşifleri üzerinden mi büyük dönüşüme kasıtsız şekilde sebep oldular?
Mesela köpekleri düşünün. Hepsi kurttan gelme. İnsanlar bugünkü köpekleri hayal ederek mi yola çıktılar? Yoksa diyelim yufka yürekli bir avcı yoluna çıkan dişi kurdu öldürdüğünde yakınlardaki yuvasında gözü yeni açılmış yavruları gördüğünde kıyamayıp yanına aldığı için mi başladı bir şeyler? Belki de arkadaşları dediler ki, deli misin bu büyüyünce seni yer. Hatta belki bu yüzden ölen insanlar da oldu. Ama işte yüzlerce yılda kurt ve başka çeşitli hayvanlar evcilleşti. Çeşitli bitkileri önce yetiştikleri doğal ortamda keşfettik, sonra gelişim süreçlerini fark ettikçe ona göre zamanlamalarla o bölgeleri ziyaret ettik, sonra o bitkiyi kendi kontrol ettiğimiz ortamlarda yetiştirmeye başladık. Toplu hasat oldukça da bunu bir yerlerde depolama ihtiyacı üzerinden yerleşik hayata geçmek zorunda kaldık.
İnsanlar kısa vadeli hedefleri için ya da belki öylesine, meraktan birtakım şeyler yaptılar ve bunlar zamanla birikerek insanların yerleşik ya da göçer hayata geçmesine sebep oldu. Bitkileri evcilleştirmeyi tercih edenler ilk köyleri, kasabaları, şehirleri oluşturdular. Hayvanları evcilleştirmeyi tercih edenler göçer topluluklarını oluşturdular. Kimin ne yapacağını da içinde bulundukları coğrafya belirledi çoğunlukla. Kimse planlı bir şekilde yüzlerce yıllık bir planı uygulayarak yerleşik hayata geçmedi. Şartlar öyle yönlendirdi.
Peki yazıyı imparatorluklar oluşturalım diye mi icat etti birileri? Yine kasıtsız sonuçlardan oluşan büyük bir dönüşüm vardı bu konuda da. Yazının gelişimine bakarsak temelleri on binlerce yıl geriye gider. İnsan, sembolik etkileşim yapabilen bir beyne sahiptir. Yazı da bu sembolik etkileşim yetkinliğine sahip insan evladının, gündelik, kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı ufak ufak geliştirmelerin birikimiyle ortaya çıkmış ve beklenmedik ölçüde dünyayı dönüştürmüştür.
On binlerce yıl önce yeni bir alanı keşfederken, bir patikanın başında doğal olarak bulunamayacak şekilde dizilmiş bir taş yığını gördüğünüzü düşünün. Bunu bir insanın koyduğunu anlarsınız. Bir amacı olduğunu tahmin edersiniz. Sembollerle ilgili kültürler arası gelişmiş birtakım işaretler varsa, belki anlamını da bilirsiniz. Bu patikanın ilerisinde uçurum var mesajını alabilirsiniz mesela. Ya da bir su kaynağı olduğu mesajını… Bu tür işaretlerden başlayan yolculuk, insanlar arası alışverişlerin yazılması gibi bazı gereksinimler üzerinden günümüz alfabelerine kadar ilerledi.
Yazıyı keşif yolculuğunda özellikle başlangıç zamanlarındaki adımları atanların aklında hiç de imparatorluk bürokrasilerini mümkün kılmak yoktu.
İmparatorlukları ulus devletlere dönüştüren, sanayiyi icat edenler de kendi güncel ihtiyaçları için kısa vadeli çözümler bulmak üzere çaba sarf ediyorlardı. İngiltere’de para kazanmaya çalışan birileri buhar enerjisi üzerine çalışmalar yaptılar. Sadece para kazanmaya çalışıyorlardı muhtemelen. Ya da belki idealist olanları bazı insan ihtiyaçlarını daha iyi karşılama peşindeydi. Tüm dünyayı bu ölçüde dönüştüreceklerini belki sadece içlerindeki bazı hayalperestler düşünüyorlardı.
Bill Gates, Steve Jobs, Jef Bezos ve diğerleri… Onlar da özünde para kazanmaya çalışan iş insanlarıydı. Hayalperesttiler, yeni şeyler ortaya koymayı seviyorlardı. Ama tüm dünyayı ne ölçüde değiştiren bir şeye sebep olduklarına kendileri de hayret etmiştir diye tahmin ediyorum.
Bu satırları 2019’da yazıyorum. 30 yıl öncesine gidin. 1989’da cep telefonu diye bir şey belki sadece AR-GE olarak, kısıtlı kullanımla vardı. İnternet dediğimiz şey, bugünkünden çok basit, sadece az sayıda akademisyenin kendi aralarında kullandıkları bir teknolojiydi. Bugün dünyanın en büyük şirketleri telekomünikasyon ve bilişim, internet üzerinden çıkmış durumda. Pek çok sektörü yok ettiler, pek çoğunu tanınmaz derecede değiştirdiler, yepyeni sektörler ortaya çıkardılar. Ve bu arada Toplum 4.0’ı da yok ettiler.
Gelecek bir şeyden bahsetmiyoruz. Toplum 5.0 şimdiden gelmiş durumda. Ve muhtemelen Toplum 6.0 da mayalanıyor. Kasıtsız çalışmalar geleceği beklenmedik şekilde değiştirmeye devam edecek. Kısa vadeli hedefler milyonlarca çeşit olarak ortalıkta dolanıyor. Bunlardan bazıları geleceği şekillendirmeye doğru bir araya gelerek bir örgüye dönüşecekler zamanla.
Geleceği belirleyen büyük dönüşümler hedefleyen çalışmalar değil. Özel bir kastı olmayan milyonlarca küçük girişimden evrilerek oluşur gelecek. Yani gelecek belirsizdir. Ve bizim de bu hengameli dönemlerde belirsiz bir geleceğe hazırlanmaktan başka çaremiz yok.
Ortalama insanın bahtsızlığı
Sizce Toplum 1.0’ın ortalama avcı toplayıcısı mı daha mutluydu? Yoksa Toplum 2.0’ın ortalama köylüsü ya da göçeri mi?
Gelişme hep iyiye gider gibi bir algımız var genel olarak ama geçiş dönemleri için bu çok da geçerli bir argüman değil. Belirli bir toplum süreci devam ederken ortalama insanın durumu zamanla yavaş yavaş iyileşebiliyor. Ama toplum yapısı dönüşümlerinde ortalama insan için işler genellikle pek iyi değil.
Toplum 1.0’da insanlar büyük ölçüde akraba olan küçük gruplar halinde yaşıyorlardı. Toplum 2.0’da ise köy, kasaba, şehir yerleşiği ya da kabile üyesi haline geldiler.
Neler değişti?
- Mesela önceden bulaşıcı hastalık yoktu. Çünkü bulaşıcı hastalıkların gelişmesi, yerleşik yoğun insan nüfusuyla mümkün. İnsanlar Toplum 2.0’la bulaşıcı hastalıklarla tanıştılar.
- Ölümlü savaşlar kısıtlıydı. Dünya genişti zaten, tüm dünyada yaklaşık bir milyon insanın yaşadığı dönemlerden bahsediyoruz. Bir başka grupla bir çatışma yaşadığınızda gidiyordunuz biraz öteye. Korumanız gereken yerleşik bir yer, depolarda hasatlar yoktu. Korumanız gereken hayvan sürüleriniz de yoktu. Oysa yerleşik hayat bu tür koruma gereksinimleri doğurarak ölümlü savaşları, ölümüne yapılan yağma çatışmalarını artırdı.
- Benzer şekilde Toplum 2.0 angaryayı da çok fazla artırdı. Yönetim hiyerarşileri ortaya çıkmaya başladı. Toplumsal katmanlar oluştu ve katmanlar arası eşitsizlikler de beraberinde geldi.
Belki de 1’den 2’ye geçişe özgüdür bu durum. Acaba Toplum 2.0’dan Toplum 3.0’a yani imparatorluklara geçişte ne oldu?
Neler değişti?
- Organize olan insan büyüklükleri çok daha fazla arttı. Katmanlar arası eşitsizlikler derinleşti.
- Savaşların sayısı, ölçeği ve kayıp miktarları çok yükseldi. Yağma savaşlarının yerini topyekûn savaşlar aldı. Meydan savaşlarında bir günde on binlerce insanın ölmesi sıradanlaştı. Öte yandan 30 yıl savaşları 100 yıl savaşları gibi, iki imparatorluğun yenişememesi durumunun uzun süreli yıpratıcı sonuçları oldu.
- Yakın bir yönetim kademesi yerine pek çok şehir için çok uzaklardaki bir merkeze boyun eğme gereksinimleri işleri çeşitli açılardan daha zorlu hale getirdi.
İyi de en azından Toplum 4.0’a geçişte yani sanayi toplumunda ortalama insan için işler düzelmiş olmalı değil mi? Öyle mi acaba? Yakın dönemleri düşünmeyin, sanayi devrine geçişin başlarına bakmalıyız.
Dickens’ın romanlarını yazdığı İngiltere sanayi devrinin ilk dönemlerine bakacak olursak:
Kadın, erkek, çocuk çalışmak zorundaydı. Çocuklar bile günde 12 saat çalışıyordu fabrikalarda. Yetişkin erkekler günde 16 saat, haftada 7 gün, senenin tamamında çalışıyorlardı. Yıllık izin yoktu. Sadece birkaç dini tatil gününde tatil vardı. Ve karın tokluğu denebilecek ücret seviyeleriyle çalışıyorlardı bu şekilde. Çünkü çalışmazlarsa açlıktan ölmeleri gayet olasıydı.
Tüm bunların ışığında günümüzde yepyeni bir toplum yapısına geçişte ortalama insanın daha mutlu, huzurlu, sağlıklı, güvenli olacağını düşünüyor musunuz?
Daha güçlü egemenler ve daha güçlü gruplar
İyi de ortalama insan daha mutsuz ve sorunlu ise, bu dönüşümler niye bu kadar yaygın ve yoğun gerçekleşti?
Cevap egemenlerin mutluluğu ve grubun genel gücüyle ilişkili.
Her bir dönüşümde dönüşüme önderlik eden bir üst sınıf ortaya çıktı. Bu kimi zaman önceki toplumdaki üst sınıfların dönüşmesi kimi zaman da yenilikleri fark ederek öne geçen alt kesimlerin üst sınıf haline gelmesiyle oldu. Yeni toplumu organize eden de bu yenilikçi üst sınıflar oldu.
Her ana toplum dönüşümünde, üst sınıflar, geçmişe göre daha mutlular. Ve her ana toplum dönüşümünde yeni oluşan grup, eski toplumdaki benzer bir gruptan çok daha güçlü.
Geri dönüşsüz ve insafsız dönüşüm
Tarihe baktığımız zaman bahsettiğimiz büyük toplumsal dönüşümlerin geri dönüşsüz ve insafsız olduğunu tespit edebiliyoruz. Bunun çok kritik bir sebebi, insanın çok vahşi bir canlı olması. Tüm memeliler içinde kendi türünü öldürme davranışı olarak bakarsak, insan açık ara önde.
Yerleşik hayatın yaygınlaşması yüzlerce hatta binlerce yılı bulmuş ama yerleşik ya da göçer hayatın bir kez yerleştiği bir bölgede avcı toplayıcılara yer kalmamış. Daha iyi yönetilen ve daha iyi organize olan yerleşik ya da göçer toplumlar, başı boş zararlılar gibi gördükleri avcı toplayıcıları yaşatmamışlar.
İmparatorluklara dönüşümün daha da hızlı gerçekleştiğini görüyoruz. Yazının yaygınlaştığı yerler hızla imparatorluğa dönüşmüşler.
Toplum 3.0’ın Toplum 2.0’ı yaşatmamasına dair ilginç bir örnek var. Med imparatorluğu bugünkü İran civarında bir imparatorluk. Onların akrabaları olan Persler yönetimi ele geçirince daha yayılmacı bir strateji izlemişler. Ortadoğu’yu, Mısır’ı, Anadolu’yu işgal etmişler kısa sürede. Atina’ya kadar gelmişler. Batı Anadolu’daki İyonya şehirlerini almışlar. Bugünkü Yunanistan şehirlerinin karşısına çıkmışlar. Bu dönemin başında Yunan şehir devletleri imparatorluk değiller, bağımsız şehir devletleri halindeler. Buna rağmen Atina Perslere direnmiş. Ama nasıl direnebilmiş? Yunan şehir devletleri bir savunma birliği kurmuşlar. Atina bu savunma birliğinin hazinesini gasp etmiş ve diğer şehirler üzerine sulta kurarak Yunan şehir devletlerini Atina İmparatorluğuna dönüştürmüş. Hatta bu süreçte isyan eden Yunan şehir devletlerinden savaşarak yendiği ve erkeklerin tamamını katledip kadın ve çocukları esir olarak sattığı durumlar olmuş Atina’nın. Yani Yunan şehir devletleri imparatorluğa direnmeyi ancak Atina İmparatorluğu’na dönüşerek başarmış.
Enerji dönüşümleriyle Toplum 4.0 gelip sanayi devletleri oluştuğunda da imparatorlukların ölüm çanları çaldı. Yıkım süreci Birinci Dünya Savaşında tamamlandı. Avusturya-Macaristan (Habsburg), Osmanlı, Çarlık Rusyası savaş sırasında yıkılan imparatorluklar oldu. İngiliz imparatorluğu da savaştan galip çıkmasına rağmen o kadar yıprandı ki, imparatorluk yapısı savaş sonrasında yavaş yavaş çözüldü.
Geçmiş öyle gösteriyor ki, Toplum 5.0’a adapte olan toplumlar da bugünkü sanayi döneminde ya da daha da eski zihniyetlerde kalan toplumlara zerre kadar acımayacak, onlara yaşam alanı tanımayacaklar.