Ray Kurzweil – İnsanlık 2.0 üzerine: Doğrusallık ve kapasite kullanımı

Efendimmmm okurken notlarına devam. Kitapları okurken taze taze sizinle paylaşımlar yapıyorum.

Ray Kurzweil’in İnsanlık 2.0 adlı kitabıyla ilgili ilk yazımı da bu cümleyle hatırlatmış olayım.

Doğrusallık

Kitapla ilgili önemli bir problem bence doğrusallık algısı. Henüz tamamını bitirmedim, belki de ilerleyen bölümlerde bu eleştirime yönelik cevap bulabilirim. Ama 216. sayfaya kadar gördüğüm kadarıyla, yazar Batı dünyasında ve felsefesinde önemli bir süredir kirtik bir sorun olan doğrusallığa takılmış durumda. Bir önceki yazımda J eğrilerinin S eğrilerine hatta sinüs eğrilerine dönüşebileceğinden bahsetmiştim. O zamanki geldiğim yerden daha ileriye okuduğumda yazarın bununla ilgili bir cevabı olduğunu gördüm: S eğrilerini öngörmüş ve her S eğrisinin üst kenarının bir sonraki S eğrisinin alt kenarını tetiklediğini ve tetikleyeceğini iddia ediyor. Yani yukarı doğru yükselerek birbirine bağlantılı ilerleyen S’ler üzerinden J eğrisinin devam edeceği iddiasında.

Evet böyle olabilir.

Ama böyle olmayabilir de.

Hatta yaşam çeşitliliğini önemli ölçüde azaltıyor, insan soyunun yok olmasının yolunu açıyor bile olabiliriz. (Böyle bir olasılığın bir hayli reel bir tehdit olduğuna ilişkin şüpheler için Elizabeth Kolbert’ten Altıncı Yok Oluş adlı kitabı okumanızı öneririm.)

Belirli bir cepheden baktığımız zaman doğrusal artışı kaçınılmaz görebiliriz ama bu doğrusal artış başka boyutlarda olumsuz etkiler yaparak kapasiteyi kısıtlayabilir. Daha önce ulaşılmamış yüksekliklere ulaştığımızda bu karmaşıklık hiç öngörülmeyecek şekilde başka başka yönlerden etki de edebilir.

Doğu kültürünün yaklaşımında genelde var olan çevrimselliği düşünün, bu çevrimsellik ekolojiden medeniyetlerin seyrine kadar pek çok yerde tekrar tekrar karşımıza çıkar.

Kapasite var diye kullanılılır mı ve nasıl kullanılır?

İkinci bir sorun da kapasite artışının her zaman üretime dönüşeceği yanılgısı. Her kapasite artışı ille de olumlu bir üretim artışı ve sonraki seviyeye geçiş anlamına gelmeyebilir. Zaten bir imkan varsa kullanılmalı düşüncesi, Batı düşüncesinin doğrusallıkla birlikte önemli sorunlarından biridir. Yapabiliyorsam yapmalıyım! Niye yapmalıyım ki? Çünkü yapabiliyorum! Bu nasıl çocukça bir yaklaşım. Oysa gerçek böyle değil aslında; Batı dünyası bile yapabiliyorsam yapmalıyımdan uzaklaşmış durumda pek çok noktada. (Ne yazık ki aynı felsefeyi devam ettirdiği pek çok başka nokta da var.)

Mesela silah ve yok etme gücünü düşünün. Genel olarak insanlık ve özellikle de Batı dünyası silah gücünü yükselttikçe bunu hunharca kullanarak yarar sağlamak konusunda sınırsızca ilerledi uzun süre. Ama nükleer bombalar ortaya çıkardıklarında, ilk iki sefer fütursuzca kullandıkları halde, sonraki onlarca yılda bu silah tekrar kullanılmadı. Kullanılabilir durumdaydı, o kapasiteye ulaşılmıştı ama ulaşılan kapasitenin boyumuzu hayli aşan bir kapasite olduğunu en azından şimdiye kadar anladık ve anlamış durumda kaldık. Doğrudan insanların üzerine üçüncü bir nükleer bomba en azından henüz atılmadı. Yani her kapasiteyi oluşturduk diye onu kullanacak değiliz. Pek çok alanda bu kapasite kısıtlamasının önemli bir etken olarak karşımıza çıktığını görürüz. Mesela canlı kopyalama artık bir hayli sahip olunabilir bir teknoloji olduğu halde bazı şüpheli bildirimler hariç bildiğimiz kadarıyla hala insan kopyalanmadı. Çünkü insanlık kendisine bunu yapmayı yasakladı. Yine benzer şekilde psikoloji deneylerini modern ölçüm yöntemleriyle bir arada kullandığımızda algımızı çok genişletebilecek pek çok deney yapma şansımız var, ama yapabileceğimiz deneylerin yüzde birini bile yapmıyoruz. Çünkü bu tür deneyleri etik kurullar aracılığıyla denetleyip engelliyoruz. Yoksa Alman doktorların Nazi kamplarında, Japon doktorların Çin işgali sırasında kurulmuş kamplarda yaptıkları şeyleri ‘deney’ adıyla sınıflar duruma gelme uçurumuna doğru biraz biraz kayarız her gün.

Üstelik kapasite oluştu diye onu kullansak bile acaba ne için kullanıyoruz? Mesela dünyada kayıtlı veri miktarı her geçen yıl katlanarak artıyor tamam da, o artışın önemli bir kısmının Hollywood, Bollywood ve Türkiye dizilerinin kopyaları olduğunu da hatırlıyor muyuz?

Kitabın pek çok teziyle hemfikirim. Muhtemelen birkaç on yıl sonra insan dediğimiz şey bugün sokakta görsek tanıyamayacağımız bir şey olacak. (İspatı şöyle: Bugünkü insanı davranış alışkanlıklarıyla beraber 30 yıl önceki insanların önüne koysanız ne hissederdi o zamanın insanları?)

Başka tartışmalı noktalar da var kitapta ama genel olarak zihin açıcı olduğu söylenebilir.

One comment

Yorum bırakın