Babam vefat etti, 90 yaşındaydı. Çok çalışan ve dinç bir insan oldu hep. Yaşlılıkla güçten düşmek hiç ona göre değildi. Son telefon görüşmemizde günümüzü dolduruyoruz anlamında bir cümle sarf etmişti, bekliyor ve belki istiyordu artık sanırım. Ölümün de hayırlısı.
Yurtdışındayken denk geldi. Yetişme şansım yoktu zaten. Afant olduğumu bilmesem kendimle cedelleşeceğim bir ruh hali içindeyim. (Bu kısım belki de ayrı bir yazı olur, afant durumdaşlarıma borçlu olduğum bir yazı.) Bir bakıma seviniyorum onun adına. Mekanı cennet olsun, Allah yerinde rahat ettirsin.

1934 doğumlu. Ben doğduğumda 39 yaşındaydı. Haftanın yedi günü çalışırdı. Lokantası vardı ortaklarıyla birlikte. Pazartesiden Cumartesi’ye altı gün sabah 9’da işbaşı yapardı. Pazartesi’den Cuma’ya geceyarısında bırakırdı işi. Cumartesi günleri ortağıyla nöbet değiştirdiği için öğleden sonra 4 gibi çıkardı lokantadan. O gün eve erken gelirdi sadece, evli abilerim de her hafta Cumartesi akşam yemeğine eve gelirdi. Tüm hafta aileyle beraber yenen tek yemek. Cumartesi erken çıktığı için Pazar günü ortağının yerine sabahın 3’ünde lokantaya gider, gece yarısına kadar yirmi saatten fazla mesai yapardı tek günde.
Çok çalışırdı ama dünyası da oradaydı zaten. Ben o 39 yaşındayken doğdum. Başka bir dünyanın insanıydı ya da ben başka bir dünyanın insanı oldum. 1934 doğumluydu. Ben yedinci çocuğuydum. İşlerini de konuşmazdı ki benimle, daha genç yaşta büyük oğullarıyla kurmuştu o diyalogu. Lokantanın yanısıra, tarlası, hayvanları, çiftliği de oldu bir yandan. Erken çıktığı o tek günde de orada vakit geçirirdi akşam yemeğine eve gelmeden önce.
Çok çalışıyordu denemez aslında. Vakit geçirdiği lokanta, tarla vb. dünyasıydı onun. Dünyalarımız pek kesişmedi. Zaten 15 yaşında ayrıldım evden; İstanbul Atatürk Fen Lisesi’ni kazanıp yatılı okula uzaklara gittim. Birkaç sene daha yazları birkaç ay geçirdim memlekette. Sonra o süre de bir haftaya falan düştü senelik.
Sabahları kısacık görürdüm. Akşamları İstiklal Marşına kadar televizyon izlediğim için gelişinden haberdar olurdum. Arabası olmadı hiç. Taksiyle gelirdi eve. Hep aynı taksiyle galiba… Kedimiz tanırdı motorunun sesini. Akşamları et, sanırım iki köfte şeklinde getirirdi kediye. Koşup kapıda karşılardı onu kedimiz, daha araba durmadan ve yanlışlıkla başka hiçbir arabaya koşmaksızın.
Doğayı da hayvanları da çok severdi. Yaylıma gittiğim seferlerden birinde, tarlanın bir köşesindeydik hayvanlarla. Büyükçe tarlanın taa öte köşesinde babam belirince koca bir camızımızın (manda diye biliyor olabilirsiniz) koşa koşa yanına, karşılamaya gittiğini hayretle izlemiştim.
Sekiz çocuk büyüttü. Ölen de olmuş küçükken. Ben yedinciyim. Altıda kalmış olsa olmaz mıydım ben? Ya da başka bir ailede başka bir bedene mi doğardım? Yoksa ruh dediğin de zaten genetik ve fizyolojiden bir potpori mi?
Lokantayla ilgilenmem, destek vermem pek gerekmedi. Hayvanlar, çiftlik konularının da çoğunlukla dışında kaldım. Nasıl oldu bilmiyorum, çoğunlukla kendi halime kaldım. Kendi yoluma baktım. Onunkinden bambaşka bir çağda, onunkinden bambaşka bir dünyam oldu.
Babayiğit adamdı. Sağlam yerdi. Sabah çorbasında bile kemikli parça et olurdu. Acıyı çok severdi. Yediği acıların değdiği ekmeği bile yiyemezdik. Şimdi bu yaşlarımda ben de acıyı sever oldum. Acaba o da sonradan mı alışmıştı acıya?
Dönüp geriye bakınca… Ne kadar az vakit geçirmişiz birlikte. 15 yaşımdan itibaren zaten şehirdışındaydım ama öncesinde de… Sabah ve gece ufak karşılaşmaları saymazsak sadece Cumartesi öğleden sonra ve akşamında üç beş saat. İşlerinin takibinde de ufak tefek şeyler haricinde aktif olmadığım için bu kadarcık ilişki.
Çok yakınımda olmaması özgür kıldı belki de beni. İmkan sağlama, maddi destek konusunda bir sorun yaşamadım. Uzaklardan gölgesine sığındığım bir koca ağaç gibiydi belki. Kendi çocuklarımla ilişkim çok daha farklı.
O doğduğunda Cumhuriyet daha 11 yaşındaydı. O 4 yaşındayken öldü Atatürk. İlkokul mezunuydu. O zamanlar için iyi bir eğitimdi. İlkokul bile okumayan çoktu muhtemelen. Şimdinin lise mezunları hatta muhtemelen pek çok üniversite mezunu bile onun kadar yaşam becerisine sahip olmamıştır, o ayrı. Menderes iktidara geldiğinde 16 yaşındaydı, darbeyle indiğinde 26. 1970’lerde en büyük iki oğlunun biri solcuydu öbürü sağcı.
Neler yaşadı kim bilir? 90 yıl.
Muhabbetini çevirsek neler konuşurdu acaba? İletişim kuramazdık ki. İçine konuşurdu evde, söylediğini anlayamazdım. Bir kere sorar yine anlayamayınca gider anneme babam bir şey dedi ama anlamadım derdim. Lokantada, tarlada çalışanıyla, işçisiyle, komşu esnafıyla da öyle mi konuşurdu acaba? Sanmıyorum. O kadar çalışmanın yorgunluğundan kaynaklıydı belki de. Ya da biraz kendi içinde yaşıyordu belki dünyasını.
Ben babamı pek tanıyamadım doğrusu. O kadar derin tanışamadık. Bana verdiği genetik için, yedinci çocuğu olarak beni bu dünyaya davet ettiği için, kattığı tüm değerler ve sağladığı tüm imkanlar için teşekkür ederim huzurlarınızda. Bana çok karışmadığı, pek engel olmadığı ya da yönlendirme yapmadığı için çok daha fazla teşekkür borçluyum sanırım. Günümüzde bu özgürlüğe sahip olabilen çocuk sayısı bir hayli az.
Allah yerinde rahat ettirsin. Mekanı cennet olsun.
Allah geride bıraktıklarına sabırlar versin. Başınız sağ olsun. 🙏
BeğenBeğen
Teşekkürler.
BeğenBeğen
Ne kadar güzel yazmışsınız, yaşayarak okudum. Allah rahmet eylesin, dolu dolu yaşamış, huzurla veda etmiş görünüyor. Geride kalanlara da böylesi nasip olsun…
BeğenLiked by 1 kişi
çok içten çok samimi bir yazı olmuş eline sağlık Allah mekanını cennet eylesin nur içinde yatsın başın sağolsun.
BeğenLiked by 1 kişi