Hepsinden Önce Şiir Vardı · IV. Hayal — Elmas Yontucusu · Şiir 83/120
ben bir periyim gözleri yeşil
saçları orman kestanesi bazen deniz
şirince, hırçın, neşeli ve… savruk azıcık
belki de sizin o çocuk dedikleriniz gibi
yaşım bin üç yüz kırk sekiz ve bir de "çok"
çok'tan sonraki ilk bahardı
çakıl taşlarını toplamaya başlamam
her bahar için iki tane
her yaz için dört!
her sonbahar beş taş bıraktım
beş ağlayan ağaç altında
ve her kış kalakaldım evimde
o döngünün bir vazgeçilemeyen taşıyla
zamanla öğrendim zamanı saymayı ve başka şeyleri de
insan işi, ne garip şeyler!
pek zor ama saymak!
dairelerimden birini doldurmuş çakıl taşlarını saymak
eğlenceliydi yine de
oyundu / dön başa say yine
karışıp durdum
ne çok eğlendim o kış
kahkaham dairemde çınladı sık sık!
yapamadıkça ısırdım dilimi / konsantre
kalbim yönünü şaşırmış bir kurbağa
ah bir becersem bu sefer karıştırmadan
sonuncuya kadar gelsem
kanatlarımda kaç tüyüm kırıldı duvarlara çarpmaktan
yapamadıkça / dudaklarımda kahkaha!
kendimi bildiğimde buradaydım ben bu adada
-ada olduğunu da sonradan öğrendim ya-
bu her tarafı mavi büyük yeşilin ortasında
yapraklara dokunmuştum, seviştiler dokunuşumla
uzun ve ince yapraklar / geniş ve yayvanlar
paramparça gerilenler ve renkli çiçekler
ben onlara dokundum
onlar bana gülümsedi
ve birbirlerine
gördüm
gördüğümü sevdim
sevdiğime dokundum
kanatlarımla kıpır kıpır okşadım
ayakuçlarımda dans ettim omuzlarımla sırnaştım
ilk aşkımdı yapraklar
kaç sefer keder oldum / sayısız
kaç yaprak düşümü ağladım!
her aşkım terk etti beni sararıp soldu
yine de yine de yine
sevdim vazgeçmeden
onlar da birbirlerini
ilk yavru bir hayvana dokundum hareketli ve büyük
çok korkmuştum onu görünce
nasıl girdi bilmem benim yaprak krallığıma
ve nasıl oldu da daha önce hiçbir hayvan giremedi
ya da belki hatırlamıyorum sadece öncesini
şaşaladım gözlerim kocaman
kanatlarım kıpır kıpır
havalanıverdim
bakakaldım dans etmeye alışkın ayaklarımın
öyle hiçbir yerde çırpınışına
incecik kanatlarım ne kuvvetliymiş
ve ben yerden yükselebiliyormuşum meğer
kanatlarımın sanki dili vardı
bana uçmayı konuşuyorlardı
ne de bilgiç şeylermiş öyle
o zamandan beri
bıraksam hep konuşacaklar
duraksız uçuracaklar beni harikalar üstünde
daha ne olduğunu anlamadan beynim
vücudum deli dalışlardaydı yavru tüy yumağına
dokundum ve gerginliği hissettim bir yığın tüy altında:
kas!
aklım karıştı
bedenim bedenine karıştı
duygular birbirine karıştı
nasıl kıpırdanışlardı böyle kabaran
bende yoktu bunlar, var mıydı
ondan geliyordu sel gibi geliyordu
kapılacakken bu vahşi büyüye içimden bir ışık patladı
ve akışını hissettim saklı kaslara
kanat uçlarımdan
gözlerimle gördüm nasıl sakinleştiğini kocamanın
ve kalbinin nasıl da kabardığını mutluluktan
kanatlarımla keşfettim büyük yeşili
dört bir yandan, maviye kadar
tüm yapraklıları ve yırtıcıları
gece ve gündüz yaşayan hayvanları
yürüyen ve sürüneni
tırmanan ve tüneyeni
uçan ve uçmayanı
ağaçların göklere kucak açışını
her sonbaharda yaprak yaprak bilinmez sevgiliye ağlayan ağaçların
sonsuza boşuna uzanan kollarını
hep kısa kalışlarını ne kadar uzasalar da
ben keşfettikçe keşfettiklerim değişti
cennet oldu değdiğim
dalga kıyıyı, dallar birbirlerini okşar oldu
avlayan avlanan yan yana gezer oldu
bulutlar yerlerle fısıldaştı
rüzgarlar artık münzevi mecnun deli değildi
kanadımın eriştiğine kattım aşkımdan
ve adam koca bir mühür oldu
her bir noktasında ayağım elim kanat ucum
her bir noktasında bir izim
bir gün yıkanırken yine
kıyıdaki dalgaların tatlı okşayışında
denizlerin üstü gök, bana "gel" dedi
çırpındım üstümdeki minik damlaları
çağrıyla büyülenmiş
kapadım gözlerimi ve bıraktım kendimi
uçtum uçtum uçtum
ve korktum birden
altımda tanımadığım derinliklerin yabancı dalgaları
yorgun kanatlarımın son çabasıyla döndüm geri
her gün bir dalga ve bir dalga daha
yüreğimde uzaklar
yüreğimde huzursuzluk
yüreğimde yabancı dalgalar korkaklığı hep diri
merak ve endişe arasında
her gün bir dalga daha
uzağa
yine bir gün öyle uzak öyle mavi öyle başka bir gökte
altımda en saldırganı bildiğim ve bilmediğim denizlerin
hırçınlığım küstahlığım neyim bilmem
dümdüz karşıya dikti bakışlarımı
sonu gelmezce karşıya
aşılmazı aşmak için
ve bıraktım tüm zaman birimlerini kollamayı
yaprak düşümlerini ve gündönümlerini
kanat çırpımı ve göz kırpımlarını
uçtum
kanatlarım taşlaşana dek
kendime geldiğimde
döne döne düşüyordum denize
altta kocaman bir ağız gibi
hiç ulaşamadığı bir yüksekliğe uzandı deniz
kalbim dehşete bile kırpılmayan gözlerle bakacak kadar yorgun
bir lokmanın bir ağza düşüşünü izlerken sakin
ayaklarım bir dudağın yumuşaklığına değdi
bırakmış kendimi serildim böylece
denizin öpücüğü üzerinde
ve sustu dalgalar
dudak aldı beni götürdü
deniz bana hoşgeldin dedi
yorgun bedenimin altına
kendini yatak diye serdi
kulağıma ninni diye
bana olan hasretini fısıldadı
zamanlarca beni uzanamadığı göklerinde seyredip
dokunamamamın hasretini
uyumuşum
sonra adalarım oldu
her biri yeşilin tonlarında
kimi kaya sadece, çoğu değil
çeşit çeşit hayatların soluklandığı krallıklarım
yedi tanesini konak yaptım kendime
ve kalanlarını gezinti alanlarım
her sene birinde konakladım
her yeniden varışımda bir adama
bir şeyler değişmiş oluyordu biraz
biraz kan akmış, ağaç gövdeleri çatırdamış biraz
biraz düşmanlıklar canlanmış
ama gülümsetiyordu bu beni sadece
ve bir gün boyunca — bazen gecesi de
çok zamandır yoksam bazen bir hafta
dokunuyor dokunuyor dokunuyordum
hiç durmadan
bir kez mührümü bastığım yerde
bir daha hiç silinmedi izim
belki biraz silikleşti zaman zaman
ve ne gerek var yalana
hoşuma da gitti böylesi
bu yumuşaklık bu sevgileşmiş enerji
benim eserimdi
ve ben yokken giderek solan varlığı
geçen zamanın kaçınılmaz bir kurbanı olacaktı
kendimi dev aynasında gördüğüm gün
kusursuz hissettiğimde gerçekten kendimi
kusursuz mutluluk günlerimin yok oluşunun
başlangıcını kutluyormuşum
habersiz
ben / her bir şeyleri bildiğini sanan başına buyruk peri
kaç seneler sonra yine bir gezintimde
bir kara gördüm / adaya benzeyen ve benzemeyen
üzerinde birilerini gördüm bana benzeyen ama kanatsız
bana benzeyen ama ne kadar büyük
ilk defa bir yerde konamadım dokunamadım
sevgimi sunamadım hiçbir şeye
bir yaşıma daha girdim
bir başka dünya daha buldum dünyada
bir başka dünya her şeyi bir garip
karmaşa
düzen
hepsi bir arada
dümdüz çizgiler her şeyde / başka hiçbir yerde görmediğim
sonra ne farklı sesler bunlar
ne kadar farklı hayvanlarınkinden
çok gelişmiş ama yine de söyleyemeyen
söylerken bir yandan geri-söyleyen
ne garip bir dil bu
ben kendinde olmayan peri — hayrete düşmüş
ancak seslere dokundum bu garip dünyayı ilk ziyaretimde
dokunamadım / hiçbir şeye
bana benzeyen ama benzemeyen
ve beni görmeyen! beni görmeyen / nasıl olur!
görmeyen bu yaratıkların sesleriyle oynadım
hiçbir yerlere konmadan
bilmiyorum ne kadar
dokunmamaktan acıdı kanatlarım
beynim kelimelerden yorgun / yoksa kalbim mi
denize döndüm yüzümü
dinlenceye
sular üzerinde yaklaştıkça tanıdık bildik dünyama
seslerin yankıları silinmeye başladı içimde
yaprak yataklarımdan birini bulduğumda
iki ses kalmıştı geriye:
'insan' ve 'kelime'
üç yıl çıkmadım ilk yuvamdan dışarı
dalgaların çağrısını duymadı kulaklarım
gözlerim bakmadı uzak göklere
rüyalarımı bile unutur oldum biraz zor olsa da
hiç görüntüsüz seslerden oluşan rüyalarımı
her gündüz silip hafızamı tek bir ses bile kalmamış saydım
üçüncü yılın sonuna doğru
ısrarcı kelimelerle kalkar oldum rüyalarımdan
dudaklarımda kelimeler
ne hayvanlarım anlar onlardan
ne bitkilerim
dudaklarımda kelimeler her sabah
yüreğimde bir acı
üçüncü yılın en son günü
bir görüntü belirdi rüyamda
bir insan
ve bana 'ben kelimelerin taciriyim' dedi
bahçıvanı onların, bakıcısı
süt annesi ve harçlık vereni
ben kelimelerin annesiyim dedi ve babası
kalbim bir kurbağa gördü yine aynasında
uyanmış olmalıyım o heyecanla
ama emin değilim aslında
çünkü daha dakikalarca karşımdaydı o
gördüğüm ama tanımlanamaz şekliyle
kendini anlattı bir süre ve kelimelerini
'ben elmas yontucusuyum' dediğini işittim iyice solarken
kaybolan görüntüsünün son noktası
'ben şairim' deyip verdi nefesini
ve ben yaramaz nazlı tüm dünyalarının sevgilisi peri
kendimi yeni bir halde buldum
buldum ve anladım seven ne hissedermiş
tüm dünyalarının en sevilen varlığı peri
\- çok şey değişti –
artık bilinmeze aşık olmuş bir peri
aşkı
yüreğinin orta yerinde
hiç alevlenmemiş bir ateş
bitkilerime koştum ve hayvanlarıma
denizime ve dalgalarıma
hepsi benden yüz çevirdi
bu kalbimdeki bu garip şey
bu anlatamadığım bu anlatılmaz şey
ne olduğunu kendim de bilmediğim
çiçekleri soldurdu
körpe kuzuların etlerinde acılaştı
ve denizde bir damlası
günlerce süren bir fırtına oldu
ben hep içi dışı bir olmuş peri
kapattım yüreğimi
binlerce yılda kurduklarım yıkılmasın diye
ve tarifsizle baş başa kaldım
anlamadığım bu şey içimde
bu garip şey bu içimi közleyen
gülümsememin kenarı buruk artık
yüzümün ışıltısında bir gölge
kendi kendime mırıldanır oldum
anlamadığım ve bilmediğim bir dilde
biraz insanlarınkine benzeyen ama o bile değil
eksik yaşamayı öğrendim
kendi krallıklarımın göbeğinde sürgün
böylece karar verdim sonunda
insanlar arasında
kelimeler diyarında
derdime derman aramaya
sürgündeki kraliçe oldum
sürgüne giden kraliçe
öyle varlıklar arasında ki
ne görürler beni ne duyarlar
ve ben onlardan birine
bilmediğim birine aşık
çaresizce mahkum aralarında bulunmaya
senelerimi eskittim
ne zaman dayanamayıp artık
dokunsam insanların gözünün görebildiği bir şeye
sevgi değil ihtiras oldu
ne kanlar döküldü onlar için
ne dalavereler döndü
dokunuşuma tapınağın laneti dendi bazen
bazen kadersiz güzellikler
gördükçe kahroldum güzellikten çıkan çirkinliği
ve tutar oldum kendimi
havada asılı durmaktan yorgun düştükçe kanatlarım
en gözden uzak yataklar buldum uyumaya
şehir hayvanlarıyla dost oldum delirmemek için
kendi hayvanlarımdan ne kadar farklı
bu biraz insanlaşmış garip varlıklarla
ve ana rengi —ne garip- gri olan bir yığın bitkiyle
bunca zaman boyu kendimi unuttuğum
adalarıma ve tüm varlıklarıma bile boş vermişken
ve dokunmaktan bile vazgeçmişken artık
bir tek şeyi hiç bırakmadım:
denemeyi
onu bulmak için / kelimelerin tacirini
gözlerim nemli / sonuçsuz çabalar sonunda
yüreğim buruk
sabah mülküme dönmek üzere uyudum her gece
ve her seferinde onun rüyasıyla uyandım
kelimelerimi anlayacak olanın
belki duyarak belki de duymadan
kaç insanın gözlerinin içine baktım
saatlerce
ta yüreğine
öyle asılı kalarak karşısında
beni görecek olan o mudur diye
HADİ!
çoktular aslında pek çok
bakışları baktıklarının ötesinde olan insanlar
başka gören diğerlerinden
bir şeyler arar gibi sanki
-AH HADİ!-
nasıl desem
derinlere bakan
-HADİ HADİ HADİ-
ama görmediler
beni görmediler
sonra şarkılar söylemeye başladım sabahlara kadar
kulaklarına bağırdım insanların
biri duydu sadece ve
-gözlerine bakınca anladım-
pek bir uzaktan bir siren sesi sandı
şarkı söyledim
bağırdım
el çırptım
hiç durmadan
hatta bir ara, tek tek denemeye karar verdim
hepsini ama hepsini
saymayı bunun için öğrendim sırf
ve işaretlemeyi
sonra anladım ki yetmez benim ömrüm
dünyayı geçsem bile bir baştan öbür başa
yeni insanlar çıkmış olacak ortaya
-eskilerden pek çoğu sadece hatıra-
hem acıdım insanlara bu kısacık ömürleri için
hem kıskandım kalabalıklarını
\- öff! neler kaçırmış olduğumu da fark ettim bu arada-
ne baba bildim ne anne
ne kardeş şu yeryüzünde
hatta ne de herhangi biri cinsimden
kış gelirken leyleği havada gördüm
bir kuşun kanadında uzaklaşırken yurduma doğru
kontrolsüz bir tek damla süzüldü gözümden
bir insanın alnına düştü
göz göze geldik
ve —yemin ederim- o anda gördü beni
sinerken gözyaşım tenine kaybetti gördüğünü
son kez bakınca geriye
gözyaşımın kelime olup fokurdadığını gördüm içinde
ve birkaç kıymığını yüreğimin onda bıraktım adres diye
bu kış adada geçecek
ama kim bilebilir ki ne olur sonra?
sayıları bilerek döndüm yurduma
bin üç yüz kırk sekiz taşı saydığım kıştı
kalbim geride bıraktığı kıymıklardan kan revan
kulağımda uzak sesleri o son anda görüp bıraktığımın
bir güldüm bir ağladım o kış
geçen kış!
baharda onun kelimeleriyle uyandım
her biri yüreğime inen
her birinde o bıraktığım tek damla titreşen
kanatlandım hemen
adam geride kaldı
o geçemediğim deniz
tek seferde geçemediğim ve defalarca dalgalarında konakladığım deniz
kendiliğinden kayıverdi altımda
hiçbir şeyi görmedi gözüm
tek aldırdığım onun kelimeleri kulağımdaki
bir de pek bir uzaktan hissettiğim
yüreğimdeki yaralar
kemreleri kalkıp yeniden kanamaya başlamış
yaralar yüreğimdeki
kırk zaman kırk zaman daha uçtum
ve onu uyurken buldum
arayışımın son anında işaretlediğimi
işaretimle aradığıma dönüştürdüğümü
-vazgeçerken bulunanı-
dokunacak olduğumu
beni görecek olanı
beni duyup duyduklarını kelime yapacak olanı
ama şöyle bir saçlarında dolaşmaya bile kıyamadım
bakakaldım öylece
sonra fısıldamaya başladım uyuyan kulağına
kalktı ve başladı şiirlerini söylemeye
kah kağıt kalem elinde
kah karşısında dinleyen birileri
fısıldadıklarım tohum oldu
her tohum bir ağaç oldu
dallarında sihirli kelimeler
sonra dokunmak istedim ona
yaklaşınca
parladı birden
alnındaki gözyaşı izim
bayıldım
ah işte hikayem bu benim
sevdiğimle birlikteyim artık hep
duyuyor beni!
her kulağına fısıldadığım
binlerce kelime olup dökülüyor dudaklarından
ve onun kelimeleriyle yaralarımı sıvazlıyorum
sadece kelimeleriyle ama, teni uzak
dokunamıyorum ona
her yaklaşmamda kendi bir damla gözyaşım
gözyaşımın izi alnındaki
çarpıyor beni
çok uzağında uyanıyorum sonra
ve görmüyor da beni
ama duyuyor ya, duyuyor ya!
benim fısıltılarım var onun kelimeleri
yaşamama yetiyor, gülmeme değil
ağlamama yetiyor, bu da bir şey
artık ağlayamıyorum bile kelimeleri yokken / sanki ölü!
sevgili şair işte yine bir tohum fısıldıyorum kulağına
bak yine yaşarmaya başladı gözlerim
işte karşına geçiyorum yine merakla karışık hüznümle
nasıl oluşuyor o kelime katarı
o tohumumdan o küçücük
nasıl üretiyorsun bu meyveleri
ilk kelimelerinle yine başlıyor gözlerimin yağmuru
birden bana bakıyorsun!
tam bana!
yüzünde bir muziplik çözemediğim
bakışların izliyor yanağımdan akan bir damlayı
diyorsun ki:
'haydi artık gül
gel peri!'
← yolcu | İçindekiler | iksemel →
© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.