Çelişki ve Çatışma Yaşamdır · Birinci Kısım · Sayfa 2/28
Çelişkiden kaçmak isteriz. Hepimiz isteriz.
Ve kaçacak yer ararız. Buluruz da. Ya da bulduğumuzu sanırız. Bir sığınak, sonra bir başkası, sonra bir başkası daha. Her birine gireriz, oturur, rahatlarız — ama bir süre…
Eninde sonunda çelişki geri döner. Sığınağın içinde de bulur bizi, oradan da atar.
Kaçıştan Arayışa
Yaşamın içinde sürüklenip gidiyoruz. Her şey yolunda gibi gözükse de, bir yandan da hiçbir şey yolunda değil. Çoğu zaman düşünmeden, otomatik pilotta devam ediyoruz. Bazı şeyler eskisi gibi kalıyor, ama çoğu şey ise hiç de eskisi gibi olmuyor. Sonra bir gün, beklenmedik bir olay bizi sarsıyor ve yaşadıklarımızın anlamını sorgulamaya başlıyoruz. Bir farkındalık ansızın kapımızı çalıyor; bir diğeri ise beklenmedik bir darbe gibi yüzümüze iniyor. Son beş yılımızı adadığımız bir proje bizi tüketiyor, bizi yok ediyor. Aile çok önemli diye sık sık konuşuyoruz ama yaptıklarımızla söylediklerimiz birbiriyle çelişiyor; ailemiz dağılıveriyor. Kariyer peşinde koşarken, on yıllık planlarımız varken, bir anda aşka düşüyoruz…
Bu sarsıntılar bizi anlık olarak otomatik yaşamdan çıkarıyor.
Hani her gün düşünmeden sıkça kullandığımız bir kelime, bir gün dilimize dolanır ya… Kelime üst üste tekrarlandıkça, anlamını yitirmeye başlar. Deli saçması bir tekerleme gibidir artık. İşte, yaşamımız ve yaptıklarımız da bazen böyle oluyor. Yaparken anlamlı gelen şeyler aslında. Ama rutinden çıkıp yaşamımıza dışarıdan bakmaya başladığımızda, neyi, neden, nasıl yaptığımızı anlayamaz hâle geliyoruz.
*
Rutinden çıkıp yaşamımıza biraz el atmaya, direksiyonu ele almaya karar verince ne yaparız? Kimimiz düşüncelere dalar, derin iç yolculuklara çıkarız. Kimimiz hemen eyleme geçer, bir şeyleri bir an önce değiştirip sonucunu anında görmek isteriz. Kimimiz ise ölçüp biçerek, planlar yaparak ve bu planların yaşamda nasıl işlediğini gözlemleyerek ilerlemeyi tercih ederiz.
Peki, hangi yaklaşım doğru? Bu belirsiz. İyi ve kötü sonuçlar sıklıkla iç içe geçer. Aslında, iyi ve kötüyü tanımlamak bile oldukça zor. Başlangıçta iyi olduğunu düşündüğümüz şeyler zamanla pişmanlık kaynağına dönüşebilir. Kötü olarak nitelendirdiğimiz olaylar ise bazen başkalarının hayatında bazen de kendi hayatımızda büyük dönüşümler yaratarak beklenmedik şekilde olumlu sonuçlar doğurabilir.
Kendi yaşamımıza da baksak, başarılı insanların yaşamlarını da incelesek, elimizde çoğu zaman birbiriyle çelişen görüşler ve yaklaşımlar kalır.
*
Stratejiyi belirlemekte, neyin iyi olduğuna karar vermekte zorlanıyoruz. Yine de bir şeyler yapmak, bir şeyler başarmak, az ya da çok dönüşmek istiyoruz. Hayatımıza anlam katmak peşindeyiz; yaşamımızın bir amacı olsun, değerli bir şeye hizmet etsin isteriz. Ama bu konular üzerinde derinlemesine düşündüğümüzde her şey belirsizleşiyor; 'yüce' bir amaç bulmakta zorlanıyoruz. Bazen böyle yüce isteklerimiz de olmuyor; sadece akışta kalmak, devam etmek istiyoruz.
Ama şu acı, ah şu içimizdeki acı… Bazen sebebini bildiğimiz, bazen bir türlü anlamlandıramadığımız bu acı! Aşkımızı çok seviyoruz ama neden birlikte vakit geçirmek bu kadar zor? İşimizi bir yandan severken, neden işte geçirdiğimiz zamanların bazılarından nefret ediyoruz? Sorumluluklar, zorunluluklar, istekler birbirine karışıyor; hangi duygunun nereden geldiği anlaşılmıyor. Kaynağını bilmiyoruz, çözemiyoruz, ama dinmesini istiyoruz. "Bir dinsin yeter, her zamanki gibi yaşamaya devam ederim" diyoruz.
Kendi iç dünyamıza dönüp düşünmeye başladığımızda ise adeta donup kalıyoruz. Kimi zaman büyük bir boşlukla karşılaşıyoruz. Yaşamdan ne istediğimizi sorguladığımızda, dile getirdiğimiz isteklerin aslında başkalarının beklentileri olduğunu fark ediyoruz. Kimimiz ise isteklerini sahipleniyor, ancak bu istekler birbirleriyle o kadar çelişkili ki aynı anda bir kişinin bu kadar zıt şeyleri istemesi ve bunları gerçekleştirmesi imkânsız görünüyor.
Ve sadece isteklerimiz değil; hayatın neresinden tutarsak tutalım, çelişkilerle karşılaşmak kaçınılmaz. Bu çelişkiler arada bir değil, her köşe başında karşımıza çıkıyor. Hatta attığımız her iki adımdan biri, bazen ikisi birden, çelişkilerle dolu.
Bir yerden başlamak gerekiyor. En yakınımızdan başlayalım.
Kendi Eylemlerimi Yönetsem?
Diyelim ki isteklerimi detaylı çözümlemeden, kafamı çok karıştırmadan doğrudan eylemler üzerinden ilerlemeye karar verdim. Yapıp ettiklerime odaklanacak, neyi yapıp neyi yapmayacağıma kendim karar vereceğim. Bu şekilde, eylemlerimi kontrol ederek hayatımı dönüştürebileceğime inanıyorum; her şey çok güzel olacak.
Ve bir süre gerçekten işe yarıyor. Sabah kalkıp o gün ne yapacağımıza kendimiz karar veriyoruz. Küçük bir liste, birkaç madde. Akşam bakıyoruz, üçünü de yapmışız. İçimizde tuhaf bir hafiflik: demek ki oluyormuş. Direksiyon elimizde.
Yıllardır bizi savuran şey belki de sadece buydu — bu basit şeyi yapmamış olmamız.
Birkaç gün böyle gidiyor. Belki birkaç hafta.
Sonra fark ediyoruz ki eylemlerimizde o kadar da özgür değiliz. Kendi kararlarımızla yapabileceğimiz şeyler var ama bu, bir yere kadar geçerli. Çoğu durumda, ipler başkalarının elinde. Hatta eylemleri bir kenara koyalım, onları yapabileceğimiz zamana bile tam anlamıyla sahip değiliz. Çalışma saatlerimize iş yerimiz hükmediyor, evdeki zamanımızı ise birlikte yaşadığımız insanlar derinden etkiliyor.
Üstelik, bir eyleme etki eden unsurlar neredeyse her zaman birbiriyle çelişiyor. Bizi mutlu eden bir eylem, yaşam yoldaşımızın canını sıkıyor. Çocuğumuz için yaptığımız bazı şeyler, durup düşündüğümüzde, "Ben bunu niye yapıyorum?" diye kendimize sormamıza neden oluyor. Eylemlerimiz başkalarını etkiliyor, başkalarının eylemleri de bizi. "Şu ne der, bu ne düşünür, buna nasıl etkisi olur, şunun tepkisi nasıl olur?" diye hesap yapmaya başladığımızda, bu hesaplardan çıkamıyoruz. "Hadi boş ver" desek? E, öyle ya, bu kadar insanın ortak memnuniyetini sağlamanın imkânı mı var? Ama bu sefer de zorunluluklar ortaya çıkıyor. Bir işte çalışıyoruz ve kendimizi geliştirmek için nelere odaklanacağımızı işyerinin dayatmaları belirliyor. Belki bir okulda okuyoruz ve hocalar, bizi sadece kendi dersine odaklanan, başka hiçbir sorumluluğu olmayan öğrencilermişiz gibi sınırsızca zorluyor. Aldırış edip etmemekte nispeten özgür olduğumuz kişileri göz ardı etsek bile, hayatımızda yaptırım gücü olanların etkisi altında kıvranıyoruz.
Diyelim ki özgür iradeyi bir kenara bıraktık ve "Bunlar zorunluluk, boyun eğelim" dedik. Bu sefer de zorunluluklar kendi aralarında çelişiyor. Hem a'yı hem b'yi yapmamız gerekiyor, hem de aynı anda, oysa aralarında üç günlük mesafe var. Üstelik bu çelişkiler, bazen farklı yerlerden bile gelmiyor. Çok sevdiğimiz biri bir yandan birlikte daha fazla vakit geçirmek isterken, diğer yandan da bizden istediği şeylerle koşturup durmamıza ve ona vakit ayıramamamıza neden olabiliyor. İş yerinde, yöneticimiz bir yandan eğitimlere devam edip iyi sonuçlar elde etmemizi dikte ederken, diğer yandan eğitime odaklanamayacağımız kadar yoğun bir iş yüküyle bizi boğuyor.
Kısacası, sadece kendi bireysel eylemlerimizi yönetmeye çalıştığımızda bile iki üç adım atmadan çelişkilerin bombardımanına maruz kalıyoruz.
Kendimi Yakın Çevreme Emanet Etsem?
Peki, eylemlerimin kontrolünü ele almayı tamamen bıraksam? Kendimi yakın çevreme emanet etsem?
Belki herkesin kendisini seven bir yakın çevresi yoktur, herkes bir ailede büyümez. Ailede büyüse bile, o aile pek sevgi dolu olmayabiliyor. Zihinsel bir deney olarak, bu eksikliklerin hiçbirinin olmadığını varsayalım. Bizi çok seven bir ailede büyüdüğümüzü düşünelim. Bizi çok seven bir eşimiz var. Bizi çok seven iki çocuğumuz var. Bizi çok seven yakın arkadaşlarımız var. Hatta, cömertliğim tuttu, bizi çok çok seven bir patronumuz ya da yöneticimiz de var. Üstelik maaşımız çok iyi, giderlerimizi rahatça karşılıyoruz. Böyle bir dünyayı kendimiz yarattıysak, zaten benzer bir ortamı yaratabilecek yetkinliklere sahibiz demektir; ona bir sözüm yok. Ama kendimizi böyle bir ortamda, deneysel olarak "bulduğumuz" bir dünyayı hayal edelim. Kendi eylemlerimize karar vermekteki çelişkilerden bıktık ve kendimizi yakın çevremize emanet etmeye karar verdik.
Hadi bakalım, edelim.
Ve gerçekten rahatlatıcı. Karar vermenin yorgunluğu kalkıyor üstümüzden. Ne yiyeceğimizi, nereye gideceğimizi, hangi işi seçeceğimizi bizi çok seven insanlar düşünüyor. Sevilmek ve kollanmak, ikisi bir arada. Belki de çocukluğumuzdan beri özlediğimiz şey tam olarak buydu.
Sonra ilk çatlak.
Eşimizin iyi gördüğünü annemiz kötü görecek. Bir çocuğumuzun isteği, diğer çocuğumuzun isteğiyle çelişecek. Patronumuz, iyiliğimiz için uygun gördüğü bir projede bize bir görev verecek, ama biz bu görev hakkında arkadaşlarımızdan fikir almak istediğimizde, en yakın iki arkadaşımız bile anlaşamayacak. Tek başımızayken bile bizi dört bir yana çeken çelişkiler, yakınımızdaki bir grup insanın iradesine teslim olduğumuzda nasıl ortadan kalkabilir ki? Aksine, daha da artıp çeşitlenmez mi?
Akışa Bıraksam?
Diyelim ki kendimi tamamen akışa bıraktım. Her şeyi büyük bir anlama teslim ettim; belki de tüm bunları yöneten bir şeyin var olduğuna inandım. Bu şey Tanrı, evren, evrim veya görünmez bir el olabilir. Ya da belki de tam tersine, kendimi anlamsızlığa bıraktım. Hiçbir şeyin hiçbir anlamı olmadığına karar verdim. "Zaten saçma her şey, bırak öylece sürsün," dedim. "Ne geliyorsa, öyle gelsin…"
İlk günler gerçekten hafif. Omuzlarımız gevşiyor. Bir şeyi değiştirmeye çalışmadığımızda ne kadar çok enerjinin arttığını fark ediyoruz. Trafikte sinirlenmiyoruz, gecikmelere aldırmıyoruz. "Olacağı buymuş" cümlesi ağzımızdan çıktığında içimizde gerçek bir gevşeme oluyor.
Bunca yıl neye direnmişiz?
Ama bu da olmuyor!
İçimiz dayanamıyor. Bir şeye göz yumuyoruz, bir başkasına da göz yumuyoruz, ama öyle bir an geliyor ki, gelen topa gelişine ayak vurmaya gönlümüz razı gelmiyor. O topu ayağımıza alıyor ve yine bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Bazen o top ayağımıza değil, kalbimize geliyor. Başımıza öyle bir şey geliyor ki, ya da öyle şeylere şahit oluyoruz ki, yüreğimize oturuyor, oradan kalkmıyor. Artık akıştan eser kalmıyor. O büyük anlamdan da, o büyük anlamsızlıktan da geriye bir şey kalmıyor. Yüreğimizin tam ortasında bir ateş yanıyor, bir ağır kaya oturuyor ve koca dünyanın yükü sırtımıza biniyor.
Yaşama, başımıza gelen olaylar bütünü olarak bakıp kendimizi geri çekmeye çalıştığımızda da olmuyor. Bıçak kemiğe dayanıp kemiği parçalayıp geçince, o pozisyondan da savruluyoruz ve yine kendimizi düşüncelerin içinde buluyoruz.
Evrensel Değerlere Sığınsam?
"Kendi kişisel boyutumda bu işin içinden çıkamıyorum, ama evrensel değerler olmalı!" diye umut ediyoruz. Sonuçta, insan dediğin varlık konuşmayı icat etmiş, yazıyı geliştirmiş, dijital iletişimi kurmuş. Dünyanın en uzak noktalarındaki insanlar bile ışık hızında veri transferiyle anlık görüntülü görüşme yapabiliyor. "Bu kadar ortak birikimle, insanlığın ortak değerler üretmiş olması gerek!" diyoruz. Evrensel değerler nelerdir, bulup onlara teslim olmalıyım diyoruz.
Bu düşünceyle okumalara dalıyoruz. Büyük anlatılar keşfediyoruz. Vay, ne kadar da etkileyici! Gerçekten de insanlar, binlerce yıldır ortak değerler üretmek için büyük çabalar sarf etmiş. Bir yanda dinler var, bir yanda felsefeler, biyografiler, örnek alınacak insanlar… Okudukça derinleşiyoruz, güzelleşiyoruz.
Ve bu iyi geliyor. Binlerce yıl önce yaşamış birinin bizimkine çok benzeyen bir sıkıntıyı yazmış olması yalnızlığımızı azaltıyor. İnsanlık bu işi düşünmüş demek ki; biz sıfırdan başlamıyoruz.
Ama her şeyi okurken kendi içinde bir bütünlük var gibi görünse de, yaşamımız için evrensel değerlere dayalı bir rehber oluşturmaya çalıştığımızda, işin içinden çıkamıyoruz; bir özet çıkmıyor.
Mesela, ölüyoruz, peki sonra ne oluyor? Eğer evrensel değerler varsa, en temel konuda, yani ölümden sonraki durağımız hakkında bir ortak görüş olmalı, değil mi? Ama işte, orada bile yok. Ölünce yok olacağız diyenler var. Ölünce başka bir yaşama geçeceğiz, sonra bir sonrakine, belki de sonsuz bir döngüde sıkışacağız diyenler var. Ölünce cennet veya cehenneme gideceğiz, ama cennete gitmek için şu şekilde olmalı, hayır öyle değil, bu şekilde olmalısın diyenler var.
En temel konuda, yani ölümden sonraki hayatta bile bir uzlaşma sağlayamamış bir insanlık için evrensel değerler oluşturmak mümkün olabilir mi, diye düşünmeye başlıyoruz…
Belki de pek çok konuda farklı olsalar da, bazı temel noktalarda ortaklaşabilirler mi? Ortak noktaları, kesişim kümelerini alsam, diyoruz. Örneğin, "öldürmeyeceksin!" Tamam, bu konuda herkes uzlaşabilir. İşte, bu gibi ilkeleri bulup onları rehber alsam?
Peki, öldürmeyeceksin ama kimi? Sadece insanı mı öldürmemek gerekiyor? Hayvanları da öldürmemeli miyiz? Ya bitkiler? Bitkileri bile öldürmemek gerektiğine inananlar var; sadece meyvelerini yemek gibi, bitkinin kendisini öldürmeden yaşamını sürdürmek gerektiğine inananlar… Hadi, tekrar insana dönelim. İnsan dışı varlıklarda durum karmaşık, en azından insanı öldürmeyelim desek? Ama ya terörist? Yüzden fazla kişiyi kasıtlı olarak öldürmüş bir teröristi öldürmek mi, yoksa yaşatmak mı gerekir? Bunda bile ortak bir zemin yok. Peki ya savaşta öldürmek? Savaş asla yapılmamalı mı? Diyelim ki biz savaş yapmadık, ama başkası bize savaş açtı; savunma savaşı yapmamalı mıyız? Savunma amaçlı bir savaşta, kimleri, nasıl ve ne kadar öldürebiliriz?
Evrensel değerlerde rehber olabilecek bazı unsurlar bulunmakla birlikte, onların yaşamımızın çelişkisiz bir rehberi hâline gelmesi pek olası görünmüyor.
Bir Görüşe Teslim Olsam?
Peki, madem öyle, kendimi bir görüşe adasam? Kendi eylemlerimi kendim yönetmeye çalıştım, olmadı. Kendimi yakın çevreme emanet etmeye çalıştım, o da olmadı. Her şeyi akışına bıraktım, o da bir süre işe yarar gibi göründü ama sonra o da olmadı, akışa bırakamadım. Evrensel değerlere yönelmeyi denedim, onlara sığınmaya çalıştım; fakat elimde belirsiz, kaygan bir şeyler kaldı. Öyleyse, içim rahat etmese bile bir görüşü seçip ona teslim olsam?
Teslimiyetin bir rahatlığı var, bunu inkâr etmeyelim. Doğrunun ne olduğunu her sabah yeniden bulmak zorunda değiliz artık. Birileri bunu bizden önce düşünmüş, tartışmış, yazmış. Sorular azalıyor, cevaplar çoğalıyor. Bir topluluğa ait olmanın sıcaklığı da cabası: aynı şeye inanan insanların arasında oturmak, aynı kelimeleri paylaşmak, "bizden" olmak.
Sonra bakıyoruz: zaten buraya o yoldan gelmişiz.
Nerede doğduysak, nasıl bir çevrede büyüdüysek, oranın hâkim dünya görüşleri zaten bizimleydi. Bu görüşlerin bir veya birkaç versiyonuna zaten sahiptik ya da hâlâ sahibiz. Belki bunun biraz farkına varmıştık bile. Ya da bu bizim için yeni bir farkındalık.
İster zaten o durumda olalım, ister şimdi bunu yapmaya karar verelim; kendimizi bir görüşe teslim etmek öyle kolay bir iş değil. Öncelikle, bu görüşün sahibi kim? Hangi otoriteye güveneceğiz? Bu teslimiyet ya yaşayan bir insana olacak, ya ölmüş bir insana, ya bir insan topluluğuna, ya da soyut bir fikirler bütününe. Veya bir ilaha. Teslim olduğumuz inancın ya da görüşün mutlak doğru olduğuna kendimizi ikna etsek bile, bu mutlak doğrunun gündelik yaşam kararlarında ne anlama geldiğini bizim için yorumlayacak bir otorite yok. Bizi doğru yönlendirecek, çelişkilerin kaçınılmaz olduğu durumlarda bizim adımıza tercihler yapacak biri de yok. Mutlak güç sahibi, her an her şeye hazır ve nazır bir Tanrıya inanıyor olsak bile, onunla kesintisiz ve açık bir iletişim hattımız mı var? En fazla içsel sezgiler ya da içimize doğan düşüncelerle hareket ediyor olabiliriz, ama bu sezgilerin ilahi mi yoksa tamamen kişisel mi olduğunu çoğu zaman bilemeyiz.
Yine çıkamadık çelişkinin içinden.
Ulus Devlete Bıraksam?
Büyük görüşleri, evrensel değerleri bir kenara bıraktım. Tekil olarak benimseyip teslim olduğum bir inanç ya da dünya görüşünden de ümidimi kestim. Peki, ya ulus? İnsanlar o yollardan geçip gelmiş, uluslar kurmuşlar. Anayasalar var, büyük büyük şehirler inşa etmişiz ve o şehirleri yaşatıp ayakta tutuyoruz. Öyleyse, kendimi ulus devlete ya da yaşadığım ülkenin yasalarına, kurumlarına, geleneklerine bıraksam?
Ve bu sığınak gerçekten çalışıyor gibi. Sabah çıktığımız yolda asfalt var. Hastaneye gittiğimizde bizi bekleyen bir düzen var. Çocuğumuz okula gidiyor; ne öğreneceği bizim yerimize düşünülmüş. Cebimizdeki kâğıt parçası, hiç tanımadığımız birinin elinde de aynı şeyi ifade ediyor. Anlaşmazlığa düştüğümüzde başvurabileceğimiz bir mahkeme, başımız sıkıştığında arayabileceğimiz bir numara var.
Bunların hiçbirini biz kurmadık. Bizden önce kurulmuş, bizden sonra da duracak. İçinde yürürken kollandığımızı hissediyoruz — ve bu his sahte değil, gerçekten kollanıyoruz.
Üstelik aidiyetin kendine has bir tadı var. Bir marş çalınca boğazımız düğümleniyor. Bir bayrak, bir takım, ortak bir hikâye… Kendimizden büyük bir şeyin parçası olmak yalnızlığı hafifletiyor.
Zaten bunu yapmıyor muyuz?
Ama şunu da fark etmemiz gerekiyor: devlet bireysel mutluluğumuza pek aldırmaz. Hatta bireysel varlığımız konusunda bile kafası karışıktır. Mesela bazılarımızı genç yaşta ölümcül tehlikelere atılmaya ikna etmesi, devletin kendi varlığını koruması ve sürdürmesi için önemli bir bileşendir. Devlet, toplum ya da millet dediğimiz şey, kendi varlığının devamını önceler. Bizimle ilgili bireysel olarak ise çoğu durumda kafası karışıktır; o büyük toplumsal yapının umurunda bile olmayabiliriz. Bir devletle derin duygusal bağlarımız olsa bile, devlet kendi yolunda, biz kendi yolumuzdayız.
Ve sonuçta, yaşamımızı yaşaması gereken yine biziz.
Yine çelişkilerden kaçamadık.
Kendime Dönsem?
Peki o zaman kendime dönsem? Anlamı bulduğum değil, yarattığım bir şey olarak görsem? Başıma gelenler ve yaptığım eylemlerin ötesinde, yaşamı yarattığım bir eser olarak ele alsam? Kendime dönsem?
Bu, hepsinden farklı geliyor. Bir yabancıya değil, kendimize dönüyoruz sonuçta. Yıllarca başkalarının ölçüleriyle yaşadıktan sonra "ben ne istiyorum?" diye sormanın kendisi bile bir özgürleşme. Kimseye hesap vermeden, kimsenin onayını beklemeden.
Nihayet eve dönüyoruz gibi.
Sonra bir sabah, kendimize sorduğumuz o soruya içimizden iki ayrı cevap geliyor. İkisi de bizim. İkisi de kararlı.
Başa sardık.
Bu yaratım yine kendi eylemlerimize dayalı olacak. Kendi görüşlerimize, kendi anlayışlarımıza dayalı olacak. Ama kendimiz ne ki? Gerçekten bir "kendimiz" var mı? 'Ben' nerede başlıyor, nerede bitiyor? İki dakika nefes almasak yaşamımız tehlikeye girer; köklü bir göbek bağıyla bağlıyız dünyaya. Tek başımıza doğada kalsak, diğer insanlarla bağımız tamamen kesilse, sadece bir gün, bir hafta ya da birkaç ay boyunca yaşamda kalabilmemiz bile zor. "Kendimiz" ne demek? Bunu tanımlamak bile pek mümkün değil. Şimdiye kadar insanlar bu kavramı nasıl tanımlamış diye baktığımızda, insanı tanrılaştıranlardan her bir insana karınca sürüsündeki bir karıncadan fazla değer vermeyenlere kadar her türlü görüş mevcut.
Yanlış anlaşılmasın: burada tutmayan şey kendimiz olmak değil. Kendimize dönmeyi bir sığınak sanmak. Aradaki fark şimdilik ince görünebilir; kitap boyunca kalınlaşacak.
Kapanış: Arayışın Kendisi
Her neye el atsak sonu çelişkiye çıkıyor. Kimi zaman daha ilk adımlarda yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Yedi sığınak denedik. Yedisi de tutmadı.
Şimdi durup şunu sormanın vakti: bu kadar farklı yol, nasıl oluyor da aynı yere çıkıyor? Yedi ayrı kapıdan girdik, yedisinde de aynı şeyle karşılaştık. Bu kadarı tesadüf olamaz.
Belki de sorun kapılarda değil.
Belki de sorun, kapı arıyor olmamızda.
Çelişkiden kaçmaya çalışıyoruz — çünkü çelişkinin yaşama ait olmadığını sanıyoruz. Onu bir arıza, bir aksaklık, düzgün bir hayatta bulunmaması gereken bir şey sayıyoruz. Çatışmayı da öyle: bir kaza, bir başarısızlık işareti. Bu inancı hiç sorgulamadık. Sorgulamadığımız için de kaçacak yer aradık durduk.
Peki ya kaçtığımız şey yaşamın kendisiyse?
Sığınak bulamamamızın sebebi belki de bu. Yanlış bir şeyden kaçtığımız için hiçbir yer bizi barındırmıyor. Yaşamın içindeyiz, yaşamdan nasıl kaçalım!
Öyleyse yapılacak ilk şey, kaçmayı bırakmak. Çelişkiyi anlamak, onunla barışmak ve ondan bir şeyler üretebilmek.
*
Elimize beklemediğimiz bir şey geçti: Çelişkiden kaçışımız boşunaymış.
Şimdi çelişkiye bakabiliriz. Ama ona bakarken kullandığımız aletin de bir sorunu var; sıradaki kısımda önce onu değiştireceğiz.
← Önsöz | İçindekiler | İkilikten Ölçeğe →
© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-44). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.