Çelişki ve Çatışma Yaşamdır — paylaşım kartı

Yanlıştan Öğrenmek

Çelişki ve Çatışma Yaşamdır · İkinci Kısım: İkilikten Ölçeğe · Sayfa 6/28


Ölçeğe geçerken de ölçekte yaşarken de bizi ileri taşıyan hep bir yanlıştı: 1 ve 0'ın dar geldiği an, dengenin bulunamadığı an, salıncaktan fırladığımız an. Her seferinde bir modelin nerede tutmadığını gördük ve bir sonrakine geçtik.

Yanlıştan kaçındıkça modelimizi de sınayamayız. Model eskir, yaşamla arası açılır; o aralıkta da çalışılmamış çelişkiler birikir.

Yanlış mı Yoksa Doğru mu Daha Fazla İşe Yarar?

Yeni modellere yelken açabilmek için üzerinde durmamız gereken önemli bir ikili var: Yanlış ve doğru. Acaba dünyada gerçekten yanlış ya da doğru diye bir şey var mı?

En baştan başlayalım: Dünya, kâinat gerçekten var mı? Felsefi açıdan bu soruya "Evet, var" diye kesin bir cevap veremiyoruz. Ama kendimin var olduğumu biliyorum, var olmak diye adlandırdığım bir durumdayım. Dünya ve kâinat diye algıladığım bir şey var, bu bir model. Dünyanın var olduğunu kabul edelim. Peki, o dünyada renk ya da ses var mı?

Renk diye bir şey var mı? Hayır, yok. Ama gözü olan canlılar da dünyada ve onların zihinlerinde renk var. Bazı canlılar dünyayı siyah-beyaz görür. İnsanda görüş renklidir. Çoğumuzda üç ana renk algılayabilen hücreler varken, bazılarımızda dört ana rengi ayırt edebilecek hücreler vardır. Gerçekte bir nesne ne kırmızıdır ne de yeşil; yalnızca ışığın belirli dalga boylarını emer, diğerlerini yansıtır. Biz bu fiziksel olguyu zihinlerimizde "renk" olarak yapılandırırız. "Mavi" dediğimizde karşımızdakinin zihninde bizimkine yakın bir renk oluşacağına inandığımızı görmüştük; o mavi de yalnızca zihinlerimizde var.

Ses de tıpkı renk gibi, yalnızca zihnimizde var olan bir olgudur. Felsefede meşhur bir soru vardır: "Eğer duyacak bir kulak yokken ormanda bir ağaç devrilse, ses çıkar mı?" Sesi kulağın ve zihnin kurduğu deneyim diye tanımlarsak cevap açık: Ses çıkmaz. Sadece hava dalgaları yayılır. O dalgaları ses olarak algılayacak kulaklar ve zihinler varsa, işte o zaman ses vardır.

Aynı şekilde, doğru, yanlış, iyi, kötü, güzel, çirkin gibi kavramlar da dünyada var olan nesnel gerçeklikler değildir. Bunlar yalnızca zihinsel modellerimizdir. Zihinsel modellerin gücünü henüz hissetmediysek, durup biraz daha derin düşünelim. Çünkü şu an yaşamımızda bizi köle gibi hissettiren şeylerin çoğu muhtemelen zihinsel modellerimizden kaynaklanıyor. Ve yaşamımızda gerçekleşecek dönüşüm de ancak zihinsel modellerimizdeki değişimle mümkün olacaktır.

Doğru ve yanlış kavramlarına dönelim. Bir şey ya doğru ya da yanlış değildir. Bu, sadece mantıksal bir indirgeme yöntemiyle oluşturulmuş bir kurgudur. Gerçek yaşamda ise her şey biraz doğrudur, biraz yanlıştır. "Ya hep ya hiç" düşüncesini bırakıp yerine bir ölçek koyduğumuzda daha gerçekçi bir anlayışa ulaşırız. Şimdi de diyorum ki, yanlış dediğimiz şey de aslında bir model, bir kurgu. Ve bu model o kadar önemli ki öğrenmenin ve dönüşümün kapılarını açan en büyük anahtardır.

Doğru yaptığımızda değişmeyiz, dönüşmeyiz. Belki, o da bazen, sadece bazı şeyleri pekiştiririz. Ama yanlış yaptığımızda öğrenmenin yolu açılır. Kanişe "Kedi!?" diyen çocuğu hatırlayalım: Öğrendiği an, yanıldığı andı. Belki de en temel seviyeye indiğimizde tek öğrenme yolumuz yanlıştan geçer.

Yanlışları nasıl algıladığımız ve onlara dair zihinsel modellerimizi nasıl dönüştürdüğümüz, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Yanlışın Doğruya Üstünlükleri

Doğru ve yanlış kavramlarına aşırı odaklanmak, yaşamın gerçek zenginliğini kaçırmamıza sebep olabilir. Bunun en temel sebebi, doğru ve yanlışın kesin sınırlarının oldukça belirsiz olmasıdır. Çoğu zaman doğruya ulaşmak, yanlışlardan geçer. Mutlak bir doğru olsa bile, her an ve her durumda neyin mutlak doğru ya da yanlış olduğunu hesaplayarak yaşayamayız.

Düşünelim: Nice derin dostluk, başlangıçtaki düşmanca adımlar ve tutumlara rağmen gelişir. Öte yandan, her şeyi doğru yapmaya odaklandığımız pek çok ilişki ise zamanla tükenir. Su, yaşamın devamı için olmazsa olmazdır ama aynı zamanda fazla su, çürümenin de sebebidir. İyi ve kötü çoğu zaman iç içe geçmiştir; sadece iyiyi çekip çıkarmak, yaşamın doğal akışına ters düşer.

İşte bu nedenle doğruya ulaşmanın yolu çoğunlukla yanlıştan geçer. Bir şeyin doğru olup olmadığını anlamak çok zordur. Yanlış olanı denemek ve sonuçlarını görmek ise çok daha kolaydır. Yaşamın içinde, yanlış doğruya üstün gelir. Çünkü doğruya sıçrayarak ilerlemek zordur; neyin doğru olduğunu anlamaya çalışırken yollar daralır, seçenekler azalır. Oysa yanlışı deneyerek öğrenen biri, birçok farklı seçeneğin olduğunu ve hangisinin işe yarayacağını zamanla keşfeder.

Yanlışlarından ders çıkarabilen biri için yaşamın özeti şudur: Adım at, yol döşenir. Yaşamda attığımız her adımdan öğrenilecek bir şey vardır. Yanlış yapan ve bundan ders çıkaran insan, düşmeyi öğrenmiş bir sporcu gibidir. Dışarıdan bakıldığında, bu kişinin ne kadar şanslı olduğu düşünülebilir. Ancak aslında her adımı bir fırsat olarak görmeyi öğrenmiştir.

Ölçeği ilk denediğimiz üç derde, mükemmeliyetçiliğe, özdeğere ve motivasyona, şimdi yanlışın gözünden bakalım.

Mükemmeliyetçilikte durma ayarının bozulduğunu görmüştük. Ayarı bozan çoğu zaman yanlışa tahammülsüzlüktür. Mükemmeliyetçi kişi "en iyi"yi planlayabileceğini, öngörebileceğini zanneder; bir yanlış bile çıkmasın diye çabalamayı sürdürür, duramaz. Yanlış yapmayı öğrenen biri için ise hiçbir yanlışa yer bırakmamak isteyen bir mükemmeliyetçilik derecesi, gereksiz bir saplantıdır.

Yanlışa karşı hoşgörüsüzlük, her hatada kişinin kendini 0'la çarpmasıdır. Hatalarına öğrenme fırsatı olarak bakmayı bırakan kişi, bunları bir suç gibi kendisine yükler. Zamanla bu suçlamalar özdeğeri zedeler ve tüketir. Kendini sürekli suçlayan bir insanda özdeğer nasıl ayakta kalabilir?

Motivasyonda da "hiç yok" etiketi küçük motivasyonları görünmez kılıyordu. Yanlışa tahammülsüzlük o etiketi besler; motivasyonun giderek azalmasına ve sonunda yok olmasına sebep olur. Yanlışlardan öğrenmeyi başaran bir kişi için motivasyon düşmez, aksine artar. Yanlışlardan öğrenemeyen bir kişi için ise küçük hatalar bile ağır bir yük hâline gelir.

Büyük Yanlışlar, Büyük Doğrucuların İşidir

Hiç hata yapmamak harika olurdu, ama şöyle bir problem var: Bu mümkün değil. Eninde sonunda hata yaparız. Peki o zaman hata yapmamaya mı çalışmalı, yoksa hata yapmaya mı? Aslında ikisine de gerek yok. Yaşama devam etmek yeterlidir, çünkü yaşam kendi akışı içinde gereğini getirir. Ama eğer bir tercih yapılacaksa? Bu ikilik tuzağına düşmemeliyiz, değil mi? Daha organik bir yaklaşım şu olabilir: Kritik hatalardan, gerçekten gerekmiyorsa, kaçınırız. Ama bu hatalar da eninde sonunda yaşanabilecek şeyler oldukları için, seyreltilmiş versiyonlarını yaşamda tutmakta fayda vardır. Diğer yandan, özellikle öğrenmenin yoğun olduğu aşamalarda küçük hatalar ya da kritik hataların hafifletilmiş versiyonlarıyla sıkça yüzleşmek gelişim için faydalı olacaktır.

Yine bir çelişkiyle karşı karşıyayız! "Sakınılan göze çöp batar" atasözü bu durumu çok güzel özetliyor. Sakınılan göz, neden çöp batacak bir risk altında kalsın? Gözümüzü koruyoruz, değil mi? Ama asıl mesele şu: Gözümüzü aşırı koruduğumuz için onu kullanmamaya başlarız. Küçük tehlikelerden de kaçınmaya çalışırız, hatta tehlike ihtimali bulunan her şeyden uzak dururuz. Bu durumda gözün yetkinliği gelişmez, onu kullanan canlı da yaşamın gerekleriyle başa çıkma yeteneklerinden mahrum kalır. Görmek, gören organı yönlendirmek, onu tehlikelerden korumak; bunlar kullanım yoluyla gelişen becerilerdir. Sakınılan göz de, o gözü taşıyan canlı da bu becerileri yeterince kazanamaz. Yaşam, sürekli sakınıp kaçınmaya izin vermez. Gün gelir, bu yetkinlikleri geliştirmeden sahaya çıkmak zorunda kalırız. Ve azıcık korunaksız bir durumda bile hemen zarar görürüz, çünkü kolayca bertaraf edilecek tehlikelerle bile başa çıkmayı öğrenememişizdir.

Büyük yanlışlar, hep doğru yapmaya çalışanların işidir. Hep doğruyu yapma çabası, öğrenmeyi ve beceri gelişimini engeller. Böyle bir durumda, kişinin hayatta korunması, gelişen ustalığa değil, kaçınma becerisine bağlı hâle gelir. Ancak gün gelir, kaçınamayacağı bir durum ortaya çıkar ve insan bu duruma beceriksizce maruz kalır.

Doğru adımlar atarak ilerlemeye çalışan biri, belki uzun süre başarılı olabilir. Ancak bir gün atlayacağı başka bir taş kalmadığında, tutunacak bir şey bulamaz. Yanlış adım atmayı hiç deneyimlemediği için, kendini dibi görünmeyen bir suya atmak zorunda kalır. Yanlış yapmaktan korkmayan biri ise böyle bir durumda tecrübeleriyle daha sağlam bir yol bulur.

Hiç kendi kararlarını almamış, kendi hatalarını yapmasına ve bunlardan öğrenmesine izin verilmemiş bir çocuğu düşünelim. 19 yaşına kadar ailesi onu adeta bir fanusta büyütmüş. Sonra bu genci, üniversite okumak için büyük bir şehre göndermişler. Riskleri tanımayan ve başa çıkma becerileri gelişmemiş bu genç, küçük akıntılarda bile antrenman yapmadan, büyük bir nehre atılıvermiştir.

Büyük hatalardan korunmanın yolu, küçük hataları kucaklayıp onlardan öğrenmekten geçer. Yaşamı korumak, yaşamın zorluklarından kaçmakla değil, onları tanımak ve onlara karşı direnç kazanmakla mümkündür. Bu da, tehlikeli olabilecek durumların, zararını azalttığımız ortamlarda deneyimlenmesiyle olur. Köpek yavruları bile daha küçücükken neden saldırı ve mücadele oyunları oynarlar? Tehlikelerin küçük ve yönetilebilir versiyonlarını yaşamımızdan uzak tutarsak, büyük olanlarını nasıl tanıyacak ve onlarla nasıl başa çıkacağız?

Belki de şöyle diyoruz: "Ben doğru adımlarla gayet güzel yaşıyorum, hata yapmaktan kaçınıyorum." Bunu söyleyen kişi muhtemelen yaşamını yanlış bir şekilde değerlendiriyor ve hatalarını görmüyor. Ama hadi diyelim ki dediğimiz doğru. Bu durumda yaptığı şey, adım adım ilerlemek yerine, kendine derin bir mezar kazmaktır. Kazmaya devam eder; attığı her kürek toprak, yukarıda, iki yanda dağ gibi yığılır. Bir yandan da sürekli "Yıkılmadı ki… Yıkılmadı ki…" diyerek kendini avutur. Yıkılmadıkça daha da derin kazar ve bir gün bu yıkım kaçınılmaz hâle gelir.

Kolay gelsin!

Yaşam Yaratan Hatalar

Çelişkiyle barışabilmenin ve ondan yararlanabilmenin yolu, olumsuz olarak gördüğümüz tarafları da kucaklayabilmekten geçiyor. Bu bağlamda, şimdi yanlışın kardeşi olan bir kavramı, hatayı inceleyelim.

Yeni yaşam biçimleri nasıl ortaya çıkar? Bildiğimiz kadarıyla yaşam, en azından gezegenimizde, bir kez ortaya çıktı. Sonrasında ise her canlı, var olan bir canlıdan türüyor. Bugünkü büyük çeşitlilik, tek bir kökenden türedi. Peki bu nasıl oldu?

En karmaşık canlılardan tek hücreli organizmalara kadar, yaşamın bir kodu var. Bu kod, DNA ve RNA gibi moleküllerle taşınıyor. Hücresel çoğalmanın önemli bir parçası da bu kodun kopyalanmasıdır. Canlılar, bu kopyalama işini hatasız yapmaya yönelik birçok katmanlı mekanizmaya sahiptir. Vücudumuzdaki hücreler bölünüp çoğalırken, genetik kodun hatasız kopyalanması için birçok savunma sistemi devreye girer. Bu sistemler büyük bir titizlikle çalışır, ama yine de hatalar olur. İşte yeni yaşam biçimleri bu hatalar sonucu ortaya çıkar.

Bu hatalara "mutasyon" diyoruz. Modellerin kültürel evrimini konuşurken mutasyondan "bir değişiklik" diye söz etmiştik; o değişikliğin arkasında çoğu kez böyle bir kopyalama hatası vardır. Mutasyonların bir kısmı fark edilip düzeltilir, bir kısmı ise gözden kaçar veya düzeltilemez. Kaçanların çoğunun görünür bir etkisi olmaz; bir kısmı ise ölümcül riskler içerir ve bireyi yok edebilir. Ölümcül olmayanlar, popülasyon içinde çok azınlıkta da olsa yaşarlar. Bazen çevresel koşullarda öyle değişiklikler olur ki, bu nadir mutasyonlar yaşamsal bir avantaja dönüşür. Böylece popülasyonda kuşaktan kuşağa hızla yaygınlaşırlar.

Evet, hata yapmamaya çalışmak önemlidir; hücrelerimizdeki savunma sistemleri de bunun için var. Ancak asıl büyüme ve dönüşüm, o savunmalara rağmen gerçekleşen hatalardan gelir.

Zihinsel modellerimiz de böyle yaşar. Onları hatasız kopyalamaya çalışırız: aynı yorumu, aynı tepkiyi, aynı alışkanlığı her gün yeniden üretiriz. Model, kopyanın tutmadığı yerde değişir; bir yanlış bizi şaşırttığında yeni bir biçim dener. Yaşamımızın koşulları o biçimi taşıyorsa kalır, hatta bir avantaj sağlarsa yayılır. Kültürel evrimin elemesi de önüne ne geldiyse onunla çalışır; önüne çeşitliliği getiren, hatadır.

Doğru bildiğimiz şeylerle yaşarken, asıl dönüşüm hatalarımız üzerinden gerçekleşir. Bu, yaşamın temel zenginleşme yapısının özüdür. Çelişkiyi kucaklamadan yaşamın gerçek derinliklerine uyum sağlayamayız.

Hata ve Tuzak

Öğrenme ve gelişme, özellikle küçük hatalarla mümkün; bunu defalarca konuştuk. Ancak bir de tuzak var. Eğer aynı hataya tekrar tekrar düşüp bundan ders çıkarmıyor ve dönüşmüyorsak ne olur? Öncelikle, kabul edelim ki dönüşmemek imkânsız; hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Dönüşüm, yaşamın doğasıdır. Aynı hatayı tekrarladığımızda bile değişiriz; ancak fayda sağlayacak bir dönüşümü kaçırmış oluruz. Bunun yerine başka bir dönüşüm yaşanır: Tuzağımız derinleşir. Kendimizi hapsettiğimiz hücrede duvarlar boyunca dönüp dururken, duvarlar kalınlaşır ve hareket alanımız daralır.

Nadir durumlarda, yön değiştirmenin yolu yanlışta daha fazla ısrar etmek olabilir. Bazen gerçekten dibe vurduğumuzda daha büyük bir dönüşüm mümkün olur. Ancak çoğu zaman, dip diye bir şey yoktur; dip sandığımız her seviyenin daha da derin bir dibi vardır.

Küçük işaretler ve darbelerle dönüşmediğimizde, bu işaretler ve darbeler büyür. Farkına varmak ve değişmek, sinyallerin şiddetinin artmasıyla zorunlu hâle gelir. Ancak hatalarımızda ısrar ettiğimizde, davranış kalıplarımız daha da sertleşir ve dönüşüm daha da zorlaşır.

"Zararın neresinden dönülse kârdır" derler. En dibi beklemeden, oraya varmadan yönümüzü değiştirmek her zaman daha iyidir. Ancak bunun da tek bir doğrusu yoktur. Belki de yayı daha fazla germek, enerjinin birikmesini beklemek gerekiyordur. Ama umulur ki yay kırılmasın! Yaşamın bu konuda pek bir derdi yoktur; yay kırılsa bile yaşamda başka yaylar çoktur. Bireylerin ölümü, yaşamın zenginliği ve sürekliliğinin bir parçasıdır.

Onu sen bir de kırılan yaya sor!

*

Yanlıştan kaçtıkça büyüğüne yürüyormuşuz; sinyaller küçükken öğrenmek ise çok daha az can yakar.

Şimdi elimizde bir ölçek var, modelimizin model olduğunu biliyoruz, yanlıştan da eskisi kadar korkmuyoruz.


← Modellemeyi Fark Etmek  |  İçindekiler  |  Basitten Karmaşığa →

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-44). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.