Sıfır Beden

Gece Ziyaretleri · Bölüm 2/11


Daha az yemeliyim, ama tatlısız olmaz. Baklava da olmaz—o hem çıtır çıtır hem yumuşak, lokma lokma dopdolu lezzet. Elleri titreten… Hayır, hayır, baklava olmaz. Baklava uyutur geceleri; ham bir tatmin, o kısa titreyişten sonra uyuşan eller. Kahve ise…

O yüzden kahvecideyim. Tatlı yerine kremalı macchiato. Üstelik burada oturmak hoş; tüm bu kahveci zincirini benim için açmışlar: hayal kancası atacak bir dünya ilginç insan dükkanı burası. Havada buram buram deneyim. İnsanlar, temkinsiz bir güvenle duygularını, hallerini açık ettikleri bu rahat mekânda, farkında olmadan kendilerini ele veriyor. Nereye baksan gıda, kulağına konuşmalardan ne çalınsa besin…

Gülümseyen bir yüzdeki çatık kaş. Yan masalara duyurma telaşında ama bağırmaya varmayan bir övünme. Karşısındakinin omzundan arkadaki rastgele kişilerle göz göze gelme kaçamakları. Bu kaynaşmanın içine olta atınca, geceye malzeme çıkmaması mümkün mü?

Ah, asıl bunu bırakmalıyım. Ama nasıl? Baklavayı bırakmakta ne var! Gel de bunu bırak! Ne ki bırakamıyorsun, odur zaten bağımlılığın. Bıraktığın ise sadece bırakılabilmiş olan.

Kahvecide bunca zenginlik dururken bile içime yönelebilen bakışım ve dikkatim aniden kapıdan giren cazibeye çekildi. Yanında ve arkasında, onun geçişini kolaylaştırmak için yarışan iki takım elbiseli genç. Sanki varlıklarının tek nedeni, ona eşlik etme ayrıcalığına erişmekti.

Beni çeken neydi? Kadın mı, yoksa ona hizmet etmeye mahkum bu iki gencin hissettiği yoğun ilgi mi? Varlık mı deneyim mi?

Oluşturduğu çekim merkeziyle yörüngeleri saptıran yaratığa döndü bakışlarım. Girişi görebilen tüm masaların ilgisi de ona kaymıştı önce, sonra yavaşça geri çekildi. Ama ben… Ben takılı kaldım hazrete.

Ağırbaşlı, dizin az üstü etekli bir iş takımı giyimi. Yanındaki gençlerin takım elbiselerinden farksız, sıradan bir smart casual üniforma. Ama işte… Onun üzerinde öyle durmuyor kıyafet. Yüksek tahrik gücü sebebiyle yasaklanması gerektiği hissi veriyor.

Sır kıyafette mi, yoksa içindeki bedende miydi? Basık değil, fidan gibi düz de değil, tam kıvamından az ince bir kum saati. Orantılı, ama unutulmaz değil. Giysinin kendisi gibi, beden de güzel, ama "olağanüstü" denecek kadar değil. Çok ince ve çok yüksek olmayan, tam kıvamında topuklular. Tam öne, doğrudan değil, sadece hafif çapraz atılan adımlar. Ölçülü, hesaplı… ve yine de akıldan çıkmayacak kadar etkili.

Her şeyi sıradan, her şeyi ölçülü bir insan… nasıl böyle bir etki yaratabilir?

Kafedekiler, ondaki dünya dışı varlığı sadece bir an hissetti, sonra kadının sıradanlık maskesiyle sakinleşip önlerine döndüler. Tam kadının istediği gibi; odaklandıklarının dışına enerji taşırmaya niyeti yoktu.

Ama işte o iki genç… Onlar isteyerek yakalanmış olanlar. Acaba başka şansları var mıydı? Usta avcı kararını bir kez verince… Onların mahkumiyeti; beni kadına asıl çeken şey bu işte. Kadına değil, kadındaki avcıya… Avda avlanan mı olacak bu avcı kadın? Yoksa ben sıradaki avı olarak beklemek için, anlık attığı bakışın iğnesiyle uyuşmaya mı başladım şimdiden?

Yanındaki gençlerden biri kapıyı ani bir atakla açınca o geriye düştü, sandalyesini çekmek diğerine nasip oldu. Oturuşu bile -herkese değil, sadece görmeyi iyi bilene- çok kendini bilen bir çalışmışlık gösteriyor. Bacaklarının tüm endamını zahmetsizce sundu. Hafif tedbirli davranmayı gerektiren eteğine görünür hiçbir özen göstermedi ama yine de tek bir kumaş kıvrımı ve dalgalanması bile çıkmadı buyruktan.

Vee bingo… Bireysel emeklilik şirketinin logosunu taşıyan dosyalar çıktı ortaya. Serseri kız, nasıl da biliyor işini! Ama yani… Tüm bunlar bir emeklilik satışı için mi? Yani gerçekten mi? Benim canımı bu kadar yakıyorsun, kendi canın yanmıyor mu? Farkında değil misin yeteneğinin? Yapıp ettiklerini bir alışkanlık gibi yapıyor olmalısın: otomatik.

Beraber çalışan ve harcayacak ekstra parası olan iki genç mühendisi kahveciye kadar sürüklemek sol elinin serçe parmağıyla bile bir çaba gerektirmemiştir. Daha ben kahvemi bitirmeden, her iki genç de paşalar gibi imzalarını attı. Büyünün içindeydiler ve tek arzuları, büyünün devamıydı. Yazık, büyünün içinde kalmak ve ona bir an daha yakın olabilmek için, imzayı hemen atmamak en iyi seçenekleriydi. Ama akıl mı kalır büyünün kızılında? Kız, onları alışverişe çıkmış iki bağımlıya çevirmişti, daha ısmarladıkları pasta dilimlerinin yarısı bile bitmeden.

İlk anda, sadece gözlerim değil, zihnim de takılmıştı ona. Hareketlerinde bir bambaşkalık vardı; ölçülü, planlı ama spontane görünmeyi bilen bir akış. Kanca takıldı mı, bağ bir kere kuruldu mu, artık seçimden bahsetmek mümkün olmaz. Seçtim mi, seçildim mi bilemedim. Bazen ben seçerim, bazen seçilirim. Kesin olan: kurulmuş bağın nihayeti, gece ziyareti.

Böyle bir bedenin önünde tam porsiyon pasta dilimi? Bakımlık mı? Öyle ya bakarak da doyar insan, açlığı feryat ederken. Ama o da ne! Bir lokma ve bir tane daha; inanılmaz, hatta arsız, çekincesiz, "bedenim böyle işte, yiyişim de" dercesine bir meydan okuma. Oturmayan bir şey var bu özgüvende. Hasın hası mı bu yoksa sahteden de sahte mi? Bu bir maskeyse dikişleri nerede? Böyle bir güzellik iki parmağını boğazına sokup kusar mı gerçekten? Ama başka kim yapar ki bunu zaten? Hiç yakışmayan ve tam da öyle olması gereken ancak böyle bir güzel değil midir? Ziyaret farz oldu zahir, merak bilmeyi muciptir.

Merakım mı seçti, yoksa ondan yayılan görünmez bir çağrı mıydı aldığım? Görünmez halatın iki ucunda iki kanca—biri ondaysa, biri bende. Farz oldu, evet. Gece! Ah gece! Gel gece!

Gecenin onunda, kancanın bendeki ucu takıldığı yerde tıkırdadı. Anlık bir sızı. Kafamın içinde, beynimin derinlerinde. Oysa orada his yoktur, öyle değil mi? Bir oda, belki bir duvar, kancanın ipinin sarıldığı bir mekanizma değil. Aradaki o görünmez ipin iki ucu iki kanca. Yaralıyorsam kancayla, zihnini sevgili avım, ben de senin gibi yaralanıyorum işte. Ama uyuşturuyorum belki de seni, hissetmiyorsun sanmam. Fare olsam, hisseder miydin kulağını kemirdiğimi uykunda?

İp kancayı tekrar çekiyor işte. Gerilimin o minicik sızısı, halka halka zonkluyor. Ah bu bağ; nasıl oluştuğunu bir bilsem. Ve gece! Neyse hikmeti gecenin! İlk gece. Bazen ikinci. Nadiren daha sonrası. Ama hep bir an geliyor, ip kancayı buluyor, iki kanca zifafta birleşiyor ve zamanda köpük açılıyor. Deneyimin açlığı, hasreti keşfedilmeye. Doyumla gelen yok oluş. Bir gündüz atılan, bir gece çekiliyor. Ve kavuşan kayboluyor sabaha.

İp bir kez daha çekiyor kancayı ve işte bak beden kaldı geride. Kanca her yöne birden çekiyor varlığımı, zihnim atomlarına ayrılıp ışınlanıyor kancayı çeken ipten. Savruluyorum. Diğer kanca sende değil, hiçbir zaman sende değil sevgili avım. Senin deneyiminde bir yerlerde. O deneyiminin gücüyle bağlandık şimdi o deneyiminin gücü doğmak için tekrar tekmelediğinde kendi rahminin duvarını kancan kancamı çekip savuruyor beni deneyimine.

Nerdeyim? Önce sesler gelir hep. Uzak, bulanık, tanımlanamayan. Kelimeler belli belirsiz, sınırları düzensiz. Fısıltı… Yankı… Birbirine karışan sesler… Görüntü belirginleşmeden önce cızırdayan gölgeler.

Ve aniden… fokus!

Sigortacı kızın sesi yavaş yavaş belirginleşti. Düşünceleri havaya yayılıyor, kelimeler yerine oturuyor. Onun dünyasına mı girdim, yoksa o benim zihnimde mi yankılanıyor? Emin değilim. Ama biliyorum ki, ikimiz de deneyimin dünyasındayız. İki kancanın tek olup yok olduğu zamanın içindeki bir köpükte, anlaşılmak istenen bir deneyimin içindeyiz. Sen deneyimin sahibi olabilirsin sevgili avım, sevgilim; lakin algılanmayan bir deneyimin eksikliğinde kavrulduğun için benim merakımla koklaştın bir gündüz vakti.

Sanırım öğreniyorum. Ya da sadece alışıyorum. Belki de bu, öğrenmekle aynı şeydir. Zorlayarak mı öğrenir kişi, teslim olarak mı? Bazı şeyler kendiliğinden oluyor, bazılarını zorlamam gerekiyor. Bıraktığımı zorlasam, zorladığımı bıraksam nasıl olur? Gel de zerrelerine kadar parçalanıp yeniden toparlanıyor gibi hissederken deney yap! Yine de her seferinde biraz daha… Ama hâlâ çözemediğim çok şey var.

Ne kadar sürdüğünü bilmediğim silik bir ses ve görüntü karmaşası dinerken önce sesler belirginleşip varlık kazandı. Biliyordum… Görüntü sonra gelecekti. Her zaman olduğu gibi.

Minik bir çığlık. Stresim bir anda tavan yapıyor. Görüntü yok ama soyut ihtimaller uçuşuyor. Ne çoklar! İnsan neden çığlık atar? Ne kadar çok sebep var! Bu kadar çok olası sebebe şaşmaya vakit buluşuma şaşıyorum! Bu işte bir gariplik var, bu kadar sürmemeli belirme! Bir şey var, zaman farklı akıyor, zaman genişliyor. Yaşamı mı tehlikede? Bu muydu gündüzün güçlü kancası? Ama hiçbir ipucu yoktu buna ilişkin. Soyutlaşmış varlığımda olmayan kalbim çığlığın tekrarıyla daha sıkışıyor. Şimdi biraz daha yüksek ses. Belirmenin etkisi. Ama çok daha hızlı olmalıydı! Savaşır gibidir sevişmek de biraz. Ama hayır, bu da olamaz. Beni çeken yaşamın şehveti, düz şehvet ne zaman güçlü bir kanca olmuş! Neden bu kadar uzun sürüyor bu iş, bu kadar sürüyor muydu netliğin oluşması, görüntünün gelmesi.

Anlıyorum: Stres zamanı genişletiyor. Onu fark ettiğim anda paniğe kayıyor. İlk kez geriye çekildiğimi hissediyorum! Ama nereye? Bedenime mi, yoksa geçici uzaklaştığım varlığımdan sonsuz sürgüne mi?

Hayır hayır, sakinleş! Sakinleşme çabasıyla sakinleşebilir mi insan? Bırak, hemen, her şeyi bırak. Çığlık, yeniden. Çığlığı duyuyorum, ama duymuyorum. Çığlık bana yaklaşırken, ben çığlığın önemini uzaklaştırıyorum. Sakinleşiyor içim. Ve geriye doğru etkisinin ne olacağını kestiremediğim o çekiş kesiliyor.

Sonunda görüntü beliriyor: Kız bir koşu bandında. Çok zorlamış olmalı kendini. Nasıl bir koşu bunca çığlık gerektirir, napıyorsun sen kendine a çılgın! Geriye doğru kayıp tehlikeli bir şekilde düşmek üzereyken çok daha güçlü son bir çığlıkla atılıp düğmeye bastı.

Nefesi hırçın dalgalar gibi yükselip alçaldı, göğsü terle yıkanmış askılısının içinde sarsıla sarsıla sakinleşti. Ellerini koşu bandının göstergesine yasladı, vücudunun ağırlığını oraya bıraktı. Son bir adım… Ayakları titreyerek ve hafif sendeleyerek banttan indi. Dört-beş adımda stüdyo dairenin çalışma bölümü olarak düzenlendiği anlaşılan taraftaki masaya ulaştı. Alnını, masaya dayadığı kollarının üzerine koydu.

O biraz daha dinlenirken odağım koşu bandının göstergesine kaydı. Sayaç sıfırlandığından beri otuz kilometre koşulmuştu. Tek kerede olamazdı. En azından öyle olmadığını umdum. Tükenene kadar koşuyor muydu? Küsurat olmaması bunu bir hedef gibi gösteriyordu. Varsayımlar. Bu hayal varlığımla ne sormak mümkün ne deney yapmak.

Ufak dairenin yaklaşık omuz yüksekliğinde bir paravanla biraz ayrılmış gibi duran kısmında iki kişilik bir yatak vardı. Banyo ve tuvaleti arkasında barındırdığı belli bir kapı ve dış kapıdan başka kapı yoktu. Ayrılan kısımdan kalan alanda çalışma alanı, spor alanı ve mutfak alanı vardı. Ama mutfak alanında evde yemek piştiğine, hatta yendiğine dair hiçbir işaret yoktu. Sadece küçük boy bir buzdolabı dikkatimi çekti. Tam o sırada sandalyenin yerde kısa sürüklenme sesinin ardından adımlarını duydum. Görüş alanıma girip buzdolabını açtı. Kısacık sürede görebildiğim kadarıyla dolabın büyük kısmı küçük pet şişelerde suyla doluydu. Birkaç meyve suyu kutusu da görür gibi oldum. Su şişelerinden birini alıp döndü hemen. Ve bir kaç adımda odak açımı tamamen kaplayıp yok oldu. Bakış noktasının içinden geçmişti. Buna alışmak hala zordu. Yeniden odak ayarı yaptım.

Soğuk pet şişeyi yanaklarında gezdirdi, ensesine dokundurdu. Açtı. Biraz büyük bir yudum su aldı. Aniden elini karnına koydu, sırtı hafifçe büküldü. Yüzünden ufak bir acı dalgası geçti. Çok daha minik yudumlarla sudan biraz daha içti. Diz boyu bol şortuyla askılı badisi arasında açıkta kalan dümdüz karnında gezdirdi elini. Bu biçimli vücudu korumak o kadar da kolay olmuyordu anlaşılan.

Masaya geçip çalışmaya başladığında çeşitli dosyaların, kitapların kapaklarını ve içlerini açtığı ölçüde görebildim. Hangi üniversite olduğuna ilişkin bir ipucu yakalayamadım ama hareketlerinden, konuşma tarzından bir akademik disiplin içinde olduğu belli. Doğrusunu ne bileyim. Ben hissettiğim gibi görürüm gerçeği. Başka türlüsünü yapabilen var mı? Üstelik, çalıştığı bireysel emeklilik şirketinin üniversite mezunu olmayan birini işe almış olacağını da sanmıyorum. Açlıktan mide spazmı geçirerek çalıştığı bu ders yüksek lisanstan olmalı öyleyse, doktorayı yaşı tutmaz.

Her spazmda sadece minik yudumlarla su içişi! Ah be çocuğum! Baktı olmayacak, dersi bıraktı, işle ilgili bir dosya çekti önüne. Gündüzki çocukların resimleri ve bilgilerinin olduğu birer sayfa aldı eline. Sayfaların daha aşağı kısımlarında onlardan alınmış referanslar olduğunu düşündüğüm satırlar vardı. İkisinden de beşer referans almıştı. Onların adreslerini inceledi biraz, bir kağıda bir şeyler karaladı. Sanırım ertesi günün olası güzergahını düşünüyordu.

Sıkılmaya başladım. Ses zaten pek yoktu, kalem cızırtıları dışında. Görüntü dönüşün işareti olarak yaz günü buharların arkasında görülen manzara gibi buğulanmaya başlarken çalan telefonla tekrar dairesine odaklandım.

Karşı tarafın sesini duyamıyordum. Ama annesi olduğu anlaşılıyordu. Annesine de gündüz uzaktan duyduğum cıvıldayan satış sesini kullandı:

"Merak etme anne. Çalışıyorum aylardır. Bak bir senem doldu nerdeyse."

Dinlerken not aldığı kağıda birtakım çizgiler çekmeye başladı.

"Yok anne, zora sokma babamı. Para lazım değil. Maaşım yetiyor. Bu dönem satışları daha iyi bağlamaya da başladım. Yakında prim de alırım." Primden bahsederken gündüz yaptığı görüşmelerle ilgili sayfaların üzerinde keyifli okşamalar yaptı parmak uçları.

"Amma yaptın anne … Zaten dört sene okuttunuz, bir sene de iş aradım. Yeter destek olduğunuz…"

"Tabii ki yememe içmeme rahat rahat yetiyor param. Kendime bireysel emeklilik sözleşmesi bile aldım, para yetmese nasıl alayım!"

Konu yeme içmeye gelince sayfaları okşamayı bırakmış oturduğu yerde dikleşmişti. Sırtı gerildi, kaşları çatıldı.

"Öf anne ya, bu memlekette yemesem nasıl dayanıyım işin gücün temposuna. Bak bugün pasta bile yedim mesela. Hem büyük büyük lokmalarla götürdüm valla. Kırıntısını bile bırakmadım. Öyle bir ucundan çimdikleme falan değil yani." Konuşması yumuşacıktı. Ama gözleri? Uzun koşunun son çığlığından bile yırtıcı!

"Benim iznim yok daha" dedi ve durakladı. Siz gelin diyecekti sanki, ama daireye göz gezdirdi. Bakışları buzdolabının kapısında takıldı kaldı. Annesi gelince dolaptan taşacak yemekleri düşünüyordu anlaşılan. Kulağındaki sesi de dinliyor gibi değildi hiç. Aniden bir spazm daha girdi karnına. Eli karnında iki büklüm, kulağında telefon, dudaklarını sımsıkı yumdu. Konuşabilir hale gelince annesinin anlayamadığım sesini böldü:

"Anne, toplantı isteyeceğim müşteri adayları var, onlara çalışmayı bitirmem lazım yatmadan önce. Yarın yine konuşuruz olur mu?" dedi. Bir öpücükle kapattı telefonu.

Önüne boş bir sayfa çekti. Birkaç çizginin ardından, tanıdım hemen: Öğlen yediği pastanın eskizlerini yapıyordu. Farklı açılardan üç ayrı çizim.

Altına "Sinem'in ne çok pastası var!" yazdı. Gözlerindeki yaşı görmek istemedim, çok mahremdi. Döndüm arkamı, bıraktım görüntüyü solmaya. Şimdi çözülmezse… gömülür kangren olurdu bu kanca.


Önce  |  İçindekiler  |  Etek

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.