Etek

Gece Ziyaretleri · Bölüm 3/11


Alışveriş merkezinin yemek katının en kalabalık saatiydi. Bu kalabalıkta yemek yenmez ama yetişmem gereken maraton toplantıya aç girmek daha da sevimsiz bir deneyim olurdu.

Kenardaki iki kişilik masa boşalınca fırsatı kaçırmadan yerleştim. Gidenlerin bıraktıklarını itip kendi tepsimi açılan boşluğa koydum. Aklım modernleştirilecek yazılımın en zorlu modüllerinden birine ilişkin analiz toplantısındaydı. Ama odağımı kemiren bir şeyler vardı.

Toplantının baskısını zihnimde biraz sakinleştirip kulaklarımı dış dünyaya açtım. Kızın mızıldayan şikayeti bile tatlıydı. Ne dediği anlaşılamıyordu ama tonu şikayetti—hem de ne zarif bir şikayet!

Hafifçe açı değiştirip gözlemledim: Masamdaki sandalyelerden birine yan çapraz masadaki anne-kız el koymuştu. Üzerine alışveriş torbalarını ve montlarını yerleştiriyorlardı bir yandan. Hem ortamın hem de zihnimin kalabalığından onları ancak fark edebilmiştim.

Salondaki uğultu, tabakların ve kağıtların hışırtısı ile iç içe geçerek yükseliyordu. En azından kendi yerleşme gürültümüz dindiğinde, kızın sesini ilk kez net duyabildim:

"Ama çok kısa anne yaa…" dedi, ağlamakla yalvarmak arasında titriyordu melodik sesi.

"Gelecek sene lise son olacaksın… Alış artık" dedi annesi. "Bak artık yavaş yavaş davetlere, kokteyllere falan da götürdüğümüz olacak seni. Bu kadar güzel kızsın, boyumdan uzun boyun var, güzelliğini taşımayı bilmelisin! Bunu da öğrenilecek bir ders say."

Devamını rahatça duyabilmek için hamburgeri bıraktım elimden. Patatesi küçük ısırıklarla sessizce yerken dinlemeye devam ettim, ama sustular. Biraz sonra da çantalarını alıp kalktılar. İkisinin de üzerinde tartışmaya devam etmekten çekindikleri bir genel çekişme fay hattındaymış gibi sessizleşmişlerdi. Uzaklaşmalarından hemen önce anneyi duyabildim: "Daha ayakkabıcıları dolaşacağız, evde hepsine göz attım şöyle doğru düzgün bir stiletto bile almamışız!"

Yolları benim önümden geçirdi onları. Kızın bakışları bir an bakışlarımı buldu. Annesinin umrunda olmasa da o duyulduklarını fark etmiş gibiydi. Utanmış yüzünde bakışları bir medet arayışındaydı. Kanca, sağlamca derine yerleşti.

Uyku ile uyanıklık arasındaki o tatlı kıvama yavaşça geçtim. Acelesiz! Kızın bakışları gözümün önündeydi, ummakla olmaz tabii ama yine de anında bağlantı ummuştum. Olmadı, olmadı ve yine olmadı. Yok, iyi ifade edemedim bunu; bu denemek gibi bir şey değil. Uygun kıvama gelip bekledim sadece. Kıvamı kaybedip uyanıklığa döndüğümde saate baktım; bir saatten fazla geçmişti. Şaşırdım doğrusu ama olmayınca da olmaz; bunu bilecek kadar deneyimim var. Yatağıma geçip uyudum.

Bir telefon titreşimiyle uyandım. Üstünde durduğu zemini delip geçmeye niyetli bir köstebeğin sesiyle yani. Uyandığım anda kesildi.

"Ben telefonu asla sadece titreşime kurmam. Hem, benim odam bu kadar karanlık değildi!" diye düşünürken yumuşak bir abajur ışığı yayıldı. Ben yakmamıştım.

Ziyaretteydim. Gündüz gördüğüm kız, köstebeğini, hayır, telefonunu iki eliyle kavramıştı. Abajurun ışığında, uyku mahmuru yüzüne yaklaştırdığını gördüm. Hemen odağımı ayarladım ve kızla birlikte, onu uyandıran mesajı gördüm: "Uykunu ibadet için bölmek çok sevaplı tabii; ama yine de rahat rahat namazını kılabileceğin günler dileğiyle aşkım. Namazından sonra duada bizi de unutma."

Mesele etek boyunu bir hayli aşmıştı. Derin akıntıların yüzeysel yansımaları yakalamıştı beni. Öyle olur zaten; insanların ifade bulamayan yanları, uzun süredir çözümsüz kalıp güç kazanmış gerilimleri, bütünlüğü parçalayıp diktatörce yönetimi ele geçirmiş iç parçaları çeker beni. Kancanın gücü bunlardan gelir. Gündüz hissettiğim fay hattının kökü çok derinlerdeydi. Aşk bir yandan, inanışlar bir yandan… Ve uyumsuz bir yaşam. Dünyaları, kıta plakalarını ayıran güçte devasa bir çekişmenin ortasındaydı.

Kız okul çantasını açtı, derinlerinde bir şeyler aradı, sonunda birkaç bilgisayar çıktısı bulup çıkardı. Gözlerini sayfalarda gezdirirken ben de odağımı keskinleştirdim. Keşke aynı anda hem yüzüne hem de baktığı metne odaklanabilseydim, ama soyut bir bedenim olsa da görüşüm gerçek gözler gibi tek yönlü. Üstelik zaman kısıtlıydı; o sadece hatırlamak için hızlıca bakıyordu, ben ise içeriği anlamaya çalışıyordum. Görünür yüzeyde stilize çizimler ve altlarında birkaç satır vardı, ama başlık görünmüyordu. Sayfalar kapanmadan hemen önce kavrayabildim: Abdestin kuralları.

Kız diğer sayfaları çantasının derinliklerine yeniden sakladı. Abdest sayfasıyla banyoya gitti. Hızlı hareketi daha ben düşünemeden odağımı da peşinden çekti.

Bu mekanizmanın nasıl işlediğini hâlâ tam bilmiyorum. Bir sınır var, kancalandığım kişiden en fazla üç beş metre uzaklaşabiliyorum. Ama asıl garibi, fiziksel engeller… Açık bir kapı bizi ayırabilir ama kapandığı anda yine onun yanındayım. Neden böyle, bilmiyorum. İlk keşfim nasıl büyük bir panikti! Sadece ziyaret aniden kesiliyor muydu? Yoksa boşlukta bir yerlere savrulup kayıp mı olacaktım? Bu sınırlar içinde odağımı yönlendirmeyi zamanla öğrendim. Şaşkın bir hayalet gibi dolaşmıyorum artık.

Kızı dikkatle izledim. Önceden bu sayfalara ne kadar çalışmış olursa olsun, hareketleri tam bir ezber gibi değildi; arada duraksıyor, kağıtlara doğru göz atıp düşünerek devam ediyordu. Yüzünü yıkarken eli alışkanlıkla akıyordu ama iş kollarına, hele de ayaklarına gelince belirgin bir acemilik seziliyordu. Abdest almayan biri, belirgin bir şekilde kirlenmediyse, neden ayaklarını yıkasın ki? Ya da dirseklerine kadar kollarını?

Bir yandan da gizli bir şey yapıyor olmanın baskısından etkileniyordu sanırım. Islak elini havluya kurulayarak kağıdı eline alıp resmi ve yazıyı detaylı incelediği anlar bile oldu.

En ilginç an, saçlarını mesh ederken geldi. O kısımdaki talimat kafasını karıştırmış olmalıydı. İstemsizce bir soru fısıldadı kendi kendine: "Mesh?" Önce saçının dörtte birini ıslatmaya yeltendi ama durdu, kaşları hafifçe çatıldı. Mantıklı gelmemişti. Yazıyı tekrar okudu sonra gözü çizime takıldı. Anlamıştı. Islak elini başının üstüne nazikçe sürdü.

Girerken olduğu gibi, kimseyi uyandırmamak için kapıyı sessizce araladı. Elini uzatıp banyonun ışığını kapattı, sonra aynı dikkatle kapıyı biraz daha açarak dışarı süzüldü. Sessiz adımlarla odasına yöneldi, ama tam kapıda bir an duraksadı. Hafif, kesik bir nefes… Bir tereddüt. Unuttuğu bir şey mi vardı? Kaşları hafifçe çatıldı, sonra hızla geri döndü. Banyoya girip neredeyse ışık hızıyla geri çıktı. Abdest talimatlarının olduğu kağıdı sıkıca tutuyordu. Unuttuğunu ben de fark etmemiştim. Hoş, fark etsem de hatırlatacak bir yolum yoktu ki. Olsaydı bile… Kullanamazdım. Yüreği yarılırdı herhalde.

Kapıyı sessizce kapattı, ardından abajuru yaktı. Çantasına uzandı, abdest kağıdını kaldırıp iki başka kağıt çıkardı. Odasına güvenle geri dönmüş olarak daha sakince inceliyordu. Biri namaz hareketlerini gösteriyor ve ara hareketlerde neler okunacağını Türkçe harflerle veriyordu. Diğerindeyse yatsı namazının rekat sayılarıyla okunacak daha uzun metinler yine Türkçe harflerle verilmişti. Hareketler sırasında söylenecek kısa cümleleri tekrarladı önce. Sonra fatiha, inna ateyna ve kulhü'yü biraz takılarak da olsa birkaç kere okuyup ezberini güçlendirdi. Belki de din dersinde eski yıllarda zaten ezberlemişti ve şimdi yeniden hatırlıyordu.

Kıbleyi önceden tespit etmişti anlaşılan. Kıbleye doğru döndü. Elleri kulaklarına doğru giderken dudağını ısırıp durdu. Kendini eleştiren hareketlerinde utanç ve kendiyle dalga geçme hali karışıktı. Diz boyundaki geceliğiyle başı açık namaza durmaması gerektiğini hatırlamıştı. Geceliğini çıkarmadan altına bir pijama altı giydi. Sonra yeterli görmeyip geceliği tamamen çıkardı ve uzun kollu pijama üstünü giydi. Loş ışıkta şöyle bir aynada baktı hatlarına, pijamanın yeterince bol olduğuna karar verdi. Sonra aranmaya başladı. Başını örtecek bir şey aradığı belliydi. Birkaç fular bulabildi ama onlar da pek ince şeylerdi. Birini denedi. Eni az olduğu için saçlarını tamamen örtecek şekilde başına dolayamadı. Sonra aniden gözleri parladı. Alt çekmecelerden birinde kışlık bir atkı buldu. Çok sıcak olmasın diye sanırım, gevşekçe bağladı ama saçlarını tamamen örttü.

Her selam verdiğinde kağıtlardan tekrar ezberlerini denetleyerek de olsa, kıldığı namazın her rekatında daha bir dinginleşti. Son selamını verirken gözleri nemliydi. Seccade niyetine serdiği hırkasını toparladı elleriyle, yüzüne götürüp gömdü yüzünü. Sonra ellerini açtı duaya. Abdestten daha aşinaydı bu harekete; elleri dua için açılırken daha doğal duruyordu.

Duaya dingin bir huzurla kendini kaptırmışken bile, evin içlerinden gelen bir kapı açılma sesi kızı bir anda zıplattı. Eli hemen abajurun düğmesine gitti. Karanlıkta görmekten çok hissettim; başındaki atkıyı hızla çıkarıp yatağın altına attı. Hırkayı da peşinden fırlattı. Sonra yatağında bir iki kıpırdandı, yerleşti…

Annesi koridorun ışığını açtı. Kapının altından ince bir ışık sızdı içeri. Ardından kapıyı aralayınca ışık daha da yayıldı. Kız kendini uyur gibi göstermekte zorlanıyordu ama neyse ki annesinin dikkati daha çok ortalığın dağınıklığına kaydı.

Yatağın altından ucu görünen hırkayı alırken hafiften söyleniyordu. Katlayıp dolaba kaldırdı. Atkı, yatağın altının daha derinlerine gitmiş olmalıydı ki fark etmedi. Sonra fermuarı açık okul çantasını gördü. Fermuarı çekmek üzereydi ki birkaç kağıt dışarı kaydı. Eğilip kağıtları aldı, amaç gözetmeksizin, doğal bir merakla kağıtlara baktı. Başını geriye çekip gözlerini kıstı ama gözlüksüzdü. Bu kadar az ışıkta hiçbir şey seçememişti anlaşılan. Kağıtları katlayıp çantaya koydu ve fermuarı çekti.

Sonra çok garip bir şey oldu. Kızın çantasına çekildim önce. Kanca? Nasıl olur? Kanca kişilerle olurdu hep. Çanta mı çekti beni?! Ve bir anda hissettim. Kanca kayıyordu. Kızdan çantaya, çantadan anneye. Kancanın çektiği ziyaretin içinde başka bir kanca atılmıştı. Şaşkınlıkla bekledim. Acaba ne olacaktı?

Anne kapıyı kapatıp ardından koridorun ışığını söndürerek odasına dönerken ben de koridorda buldum kendimi. Dehşet içindeydim, kanca yer değiştirmezdi, ziyaret bitmeliydi. Kendime dönmek için, evime dönmek için yoğun bir direnç hissediyordum; bedensiz olduğum halde gayet fiziksel bir histi. O direnç olmasa belki daha fazla detay görebilirdim. Ama sadece bazı anlar parıldadı zihnimde.

Annenin gençliğiydi, kızının şimdiki yaşları. Sert bir baba. Takım elbise. Jilet gibi traş. Kıyafetini, çantasını, her şeyini inceliyor kızının. Boyu uzamış kızının. Elbise birkaç santim yukarı kaymış. Kızı okula göndermiyor. İsyan, korku, öfke, güzelliğini göstermeye daha da bağlanan bir inat. İki gün sonra forma daha uzunuyla ve daha boluyla yenilenince okula dönebiliyor kendini göstermeye fazla meraklı, hizaya sokulması gerekli olan kızı!

Keşke direnmeseydim. Ama hiç geri dönememek de vardı işin ucunda. Kendimi yatağımda bulduğumda yarı pişman rahat bir nefes aldım. Artık öğrendiğimi sandığım bu garip dünyanın daha kapısını ancak aralamıştım. Nesneler, anılar… Soluksuz kaldım bir an. Sonra saldım, bıraktım. Keşif keşfedilenin insafındaydı.


Sıfır Beden  |  İçindekiler  |  İlk Kanca

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.