Kask

Gece Ziyaretleri · Bölüm 10/11


Karanlıkta kara bir motorcu kaskının, kapalı vizörüyle uğursuz yansımalar saçan küresel yüzeyine bakar buldum kendimi. Bir an sadece bir an içinden bana bakan gözler gördüğümü hissettim, tekinsiz bir duygu. Bir saldırganın karşısında tedirginlik? Ya da belki çaresizce yardım isteyen birine bulaşmaktan korkmanın yarattığı tedirginlik. Bakan ama görmeyen birleşmiş koca gözler gibi kaskın vizörü. Ama öylesine duruyor toprağın üstünde. Gözümü kapatıp açıyorum, hala orada. Neden kaybolmasını bekliyorum bilmiyorum, apaçık karşımda duruyor işte. Sebebini kavrayamadığım bir şekilde, görüntüyü kovmak ister gibi -niye takıldım bu kadar bu kaska?- başımı sallıyorum. İlk gördüğüm şey bu olduğuna göre belki de kanca burada. Belki de tam önümde, toprağın üstünde yatıyor. Ama kask yatmıyor ki, oturuyor toprağın üstünde. Kask bir beden çağrıştırıyor, belki yatan bir kasklı beden beklentisi. Kaza mı? Oysa burada sadece toprağın üzerine oturup durmuş bir kask var. Tedirginlik yakamı bırakmıyor. Bir kere daha başımı sallayıp gözlerimi kapatıyorum ve tekrar açıp baktığımda kask yok.

Rüya olmalı ya da kabus.

Etrafa bakındım. Güneş batımının kızıllığının vurduğu bir yerlerdeydim. Karşımda hatlarını seçmeye başladığım kütük evin kütüklerinin uçları tehditkar bir şekilde dışarı doğru uzuyordu. Kabus mu bu? Ama sadece şaşkınlıktı, aniden burada olmak; bunları böyle tekinsiz yapan. Bir kask görüntüsü, ama kaybolan. Bu kütükten ev.

Neredeydim ben? Rüya gibi…

… bir şeyler var. Kısık, çatallaşmış bir ses. İnsan mı, hayvan mı bilemiyorum. Kesik kesik. Bir nefes gibi boğuk, bir inilti gibi yırtık. Ama kelime yok. Sadece boğazdan kopan bir şeyler. Bir ağıt gibi ama sözsüz. Hayır, bir kelime bile seçemiyorum.

Etrafa odaklanmayı bıraktım. Rüya mı bu ziyaret mi? Ziyaret olması için bir kanca olması gerekir. Buradan önce neredeydim ben? Nasıl geldi buraya? Kaskı, kütük evi, iniltiyi, hepsini ittim zihnimden. Hatırlamaya çalıştım.

Erkan'la ilgili haberi -oydu, oydu, emindim- okuduğumdan beri kendime pek gelememiştim.

Önce Erkan'ın evine gittim. Sonra ne oldu? Döndüm mü gerçekten? Uyandığımda alarm çalıyordu ama… ne kadar uyudum? Ne zaman döndüm? Ertesi gün işe gidişim… Ofiste öğlen, ziyaretin beklenmedik devamı… Gecenin ziyaretleri değil de kanca avları dışındaki gündüz faaliyetleri; sanki yaşam değil rüya olan bu sıradan gündüz faaliyetleriydi. Ziyaretlerde geçen zamanlarım çok daha canlı, çok daha benden, çok daha 'var'. Eskiden pek sevdiğim yaşamım ise giderek bir rüya gibi uçuşan anlamsızlıklar zincirine dönüşüyordu.

İşten eve dönüp kapıdan girer girmez bulabildiğim ilk uygun yere atmıştım kendimi. Ziyaret falan değil, sadece kesintisiz bir uyku umuyordum. Zaten kanca falan tetiklenmemişti gün boyu ama buradaydım işte.

Bu bir kabus olamazdı, hoş bir ortamdı… Ormanın ötesine batan güneşin kızıllığını ağaç tepeleri boyunca izledim. Sakinleştirici… Kabus değil de güzel bir rüyaydı belki?

Peki kask? O nerden çıkmıştı. Beni çeken kanca kask mıydı? Belki hala motorcunun anlatacağı şeyler takmış kancası sürüklüyordu beni. Ama kaskı sadece bir an görmüştüm ve yok olmuştu. Şimdi burada, ormanın içindeki bu muhteşem evin önündeydim.

Koku! Ormanın, çamların muhteşem kokusu. O pas kokusunun izi de vardı sanki ama önceki ziyaretten burnumda kalan bir artıktı belki de. İnleme mi çığlık mı hırıldama mı nasıl tarif edeceğimi bilemediğim o ses yeniden dikkatimi kendine çekti iyice.

Buraya beni çağıran, kaskın ölü sahibi değil, başka biriydi belki de. Canlı biri. Seslere odaklandım.

Otuzlarında görünen bir adam, iki elini uzunca sakallarının arasından geçirmiş, çenesini, yanaklarını kavramıştı. Gözleri nemli, bakışları huzursuz. Elleri her an sakallarını yolacak gibi. Odağımı ona giderek yaklaştırınca zorlukla da olsa sonunda dediklerini anlayabilecek kadar yakınına geldim:

"Nasıl olur? Allah'ım nasıl olur? Nasıl olur?!" Aynı ifade tekrar edip duruyor ama ses kılıktan kılığa giriyor, ifadenin tekrarına rağmen seste bir ritim yok, aksine beklenmedik kıvrımlarla işkence görüyor. "Nasıl olur? Allah'ım nasıl olur? Nasıl olur?!"

Yaprak hışırdamaları ve arada bir kırılan dalların sesleri belirip yaklaşmaya başlayınca sakallı adam bu halinden bir anda çıktı ve ayağa fırladı. Gömleğinin koluna sildi yüzünü, bir iki kere başını salladı. O hareket mi düşüncelerini düzene soktu, yoksa sesler mi onu kendine getirdi, bilemedim. Bilebilirdim belki de. Odağımı ne yaptığımı düşünmeden adamın merkezine doğru kaydırdım ve öbür taraftan dışarı çıktım hemen. Yok, kanca bu adamla değildi anlaşılan ve duygularını giyebilmem de mümkün değildi anlaşılan. Klasik gözlem odağıma geri döndüm.

Adam sakalını iki eliyle sıvazlayıp göğsüne doğru düzeltti. Seyrek ama uzunca bir sakaldı. Deminki tedirgin ve karmakarışık halinden de sesinden de eser yoktu: Otoriter bir tonla seslendi patikaya doğru: "Kim var orada?"

"Benim Hacı Osman Ağa" dedi yeni erkekleşen bir ses ve hemen ardından patikanın son dönüşünden kolu bacağı uzunca çocuk yüzlü bir genç belirdi. "Mühendis seni çağırıyor. Dünden beri telefonlarından bir türlü ulaşamamış."

Hacı Osman'ın yüzü karardı. Kaşları çatıldı. "Ne işi olur Mühendis'in benimle? Bilmez mi ki hiç hazzetmem ondan da, etrafında pervane olmuş bizim salaklardan da!"

Çocuk soluklandı biraz, hakareti duymazdan mı geldi, belki de zaten muhatap görmedi kendini. "Önemliymiş Ağa, yoksa niye çağırsın?"

"Sen git yoluna, bana mesajını ilettiğini söyle. Şarjım bitmiştir, evdeki telefonu da dışarıdan duymadım anlaşılan. Bakar ararım ben şimdi."

"Ama gelsin dedi Ağam."

"Ağzını bozdurma insanın… Estağfurullah! Haddini bil sen önce çocuk. Kimmiş de çağırırmış ayağına bizi? Dön arkanı git, ararım ben."

Çocuk bir an daha tereddüt etti ama Hacı Osman'ın yüzü havadan bile hızlı kararıyordu. Döndü gitti.

Hacı Osman, ham keresteden yapılmış yalağın üstündeki çeşmeyi açtı, yüzünü yıkadı. Eve yönelmedi, yan tarafa doğru yürüdü. Orada, kot farkından dolayı ev yerden yukarıda kalıyordu ve kütükler üzerine oturtulmuştu. Köşedeki büyük dikine kütüğün yanında, evin zeminine yükselen toprak hattının oluşturduğu üçgeni kapatan kütüklere eğildi.

İki eliyle birkaçını kenara koyunca, aslında bunların tam kütük değil, yalnızca yuvarlak yüzeyleri dışa bakan kesilmiş keresteler olduğunu fark ettim. Açtığı boşluğun arkasında sıkıştırılmış toprak ve çalı çırpılar görünüyordu. Biraz daha çalı çırpı ekledi, sonra çıkardığı kapak parçaları dikkatlice yerine yerleştirdi.

Doğrulup ellerinin tozunun toprağını çırptı, cebinden telefonunu çıkarıp açma düğmesine bastı. Şarjın bittiği yalandı anlaşılan, telefonu bilerek kapalı tutmuştu.

Ne var Mühendis? İşim gücüm var, köyün muhtarı sanmaya başladın kendini!" diye sert bir çıkış yaptı.

Cevap beklemeksizin öfkeli sözlerini savurmaya devam etti ama Mühendis'in sabırla susuşu öfkesini havada bıraktı. Hacı Osman'ın cümleleri boşluğa çarpıp geri dönüyordu sanki. Beyhude çabasını bırakınca birkaç saniyelik sessizlik oldu. Telefonun ucundaki inatçı bekleyişi hissettiğinden emin olunacak kısa bir boşluk.

Sonra Mühendis "Gelecek misin?" diye keskince sordu sadece.

Mühendis'in ille konuşmak için gerekirse kalkıp geleceğini anlayınca Hacı Osman, sesine hiç yansıtmasa da ufak bir panik yaşadı. Bakışları az önce yerleştirdiği kütük kapaklarına kaydı bir an. Diş sıkarak kabul edilmek zorunda kaldığı bir meydan okuma gibiydi bu razı geliş.

Evin üst tarafındaki yolda duran asker cipine benzer aracına bindi, yamru yumru yoldan köye doğru inmeye başladı. Önce sıkça başka yerde sabahladığı anlaşılan köydeki evine uğradı. Karısıyla kısa ve ilgisiz bir konuşma yaptı, ne sıcaklık ne öfke taşıyan, içi boş bir alışkanlık gibi. Kadın bir şey sormadı, o da açıklamadı. Biraz para bıraktı, gece yine yukarıda kalacağını söyleyerek ayrıldı.

Mühendis'in evi bir evden çok, bir portal gibiydi. Sabit değil, sürekli bir şeylerin içinden aktığı bir yer… Ziyaretçilerin eve yaklaşımı etrafında içinde halleri, bana kendimi hatırlattı. Beklentiyle dolu bir hayranlık ve hayret içindeydiler sanki.

Cipi biraz uzağa park edip beş on dakika izleyen Hacı Osman bambaşka şeyler görüyor gibiydi. Her şey hareket halindeydi. Herkesin akşam yemeğine hazırlandığı bu saatlerde bile girip çıkanlar vardı eve. İçerisi bir dükkân gibi, bir mahkeme gibi, bir toplantı yeri gibi canlıydı. Ve Hacı Osman dahil olamadığı, manipüle etmeyi de bir türlü beceremediği anlaşılan bu ortama çok sinir oluyordu anlaşılan. Muhtemelen buranın müdavimlerinin pek çoğu eskiden daha çok onun etrafında dönüyordu. Adam bir hayli ilginçti aslında. Acaba tüm ilginç detaylarına rağmen kanca onda olmadığı için mi giyememiştim duygularını. Yoksa o bir kerelik, sadece Esra ile o an öylesine gelişen bir özel hal miydi. Düşüncelerimin dağıldığını fark ettim, kendimi çekip şimdiye döndürdüm. Buradaydım.

Evin karşısında bir çardak vardı. Çardaktakiler, Mühendis'in evine girip çıkanlarla konuşuyor, içeride çok daha yoğun olduğu anlaşılan sohbetin yankıları bile ilgi görüyordu. Evin yanındaki toprak alan düzlenmiş, kısa bir duvarla çevrilmişti. Orada da gölgeliklerin altında şu an boş olan üç dört masa vardı. Ama belli ki günün bazı saatlerinde onlar da doluyordu.

Gelip gidenleri, çardak altında sohbet edenleri izlerken Hacı Osman'ın yüzü iyice gerildi, sakalları titredi. Bu sefer öfkesi, saklamak zorunda olduğu bir tehlikeli volkandı. Dudağının kenarı seğirdi, gözleri hafif kısıldı. Sonunda cipten inip kapıya doğru yürüdü.

Yüzyıllık köy evinin kalın duvarlarının içindeki derin pencerelerden birinde oturuyordu Mühendis. Önünde çalışma sehpası, birkaç kitap, biraz da kâğıt. Ama ne okuyor, ne yazıyordu. Yalnızca Hacı Osman'ın geleceğini biliyormuş gibi bekliyordu.

Ön kapıya gelişinden içeri kabul edilişine kadar en az üç-beş dakika geçti. Biri bir an önce içeri girmek isteğinin tedirginliğinde, diğeri bekletmenin keyfinin rahatlığındaydı. Siniri iyice tepesine çıkmıştı Hacı Osman'ın.

"Mühendis!" dedi. Selam yerine tehdit havasında. Buyur beklemeden konuklar için ayarlanmış sedirlerden en başköşe olanına oturdu.

"Ve aleyküm selam Hacı" dedi Mühendis. Omuzlarına inen gür ama kırlaşmaya başlamış saçlarını gözlüğünün ve alnının üstünden geriye doğru attı bir eli. "Erkan'ın da selamı var."

İşte geçmişti Erkan'ın adı. Demek ki kanca hala onun kancasıydı. Ama neredeydi bu adam? Evinde izi kaybolmuştu önceki ziyaretimde. Şimdi buraya çekilmiştim, bahsettiği köy yeri miydi burası, ama hiç de öyle bir çağrışımı yoktu buranın, daha büyüktü köyden, belki bir bucak?

Hacı Osman belirgin bir şekilde sarsıldı. Ne kadar kızgın olduğunu bile unutmuş gibiydi. Şaşkınlığa vurdu: "Erkan? Hangi Erkan?"

"Kaç tane var ki?"

"Ne bileyim, Erkan kim yani? Tanıdığım bir Erkan yok."

Mühendis'in dudaklarında tebessümü andıran bir şey belirdi bir anlığına ve yüzü tekrar dinginleşti. "Motorcu diye bilirsin sen onu."

"Ee ne olmuş ona?" Hacı Osman tepkisini artık kontrol altına alabilmiş, soğuk ve ilgisiz bir tonda sormuştu.

"Son birkaç haftadır bize gelip gitmeye başlamıştı. Tanışmamızsa çok daha eski. İster misin anlatayım nasıl tanıştığımızı?"

Demek bahsettiği yer gerçekten burasıydı Erkan'ın, belki de bana bucak gibi gelen bu bölgeye gidip geliyordu ve çevre köyleri de dolaşıyordu, kim bilir?

Hacı, elinin tersini altına sokarak sakalının seyrek tellerini taraklamaya başlamıştı. "İnsanoğlu meraklıdır. Ayağına kadar çağırmanın bir hikmeti olsa gerek. Dinleyelim bakalım."

Ve Mühendis anlatmaya başladı.

Yaz sonunda yağdı yağacak bir havada, nemden ıslanmış otoyolda iki yoldaşıyla İstanbul yolundaydılar. Önlerine bir motor çıktı. Arkadaki yüksek sırt çantasından, ormanda kamp yapan yabancı turistlerden olduğu anlaşılıyordu. Grubundan bir şekilde ayrı kalmış bir kadın olabilirdi. Şortunun altında çıplak bacaklarıyla, yakınından hızla geçen araçların arasında çok korunmasız ve tehlikeye açık görünüyordu.

En azından yol pek kalabalık değildi. Ama az sonra yanına bir lüks araba yanaştı. Direksiyonunu hafifçe kırarak motoru yolun kenarına doğru itiyordu. Kızcağız ilk seferinde az daha hendeğe savruluyordu, son anda toparladı. Ne olduğunu anlamadan, tacizci sürücü biraz açıldı. Ama bu sadece bir denemeydi. Kızın dengesini bu kadar kolay kaybedeceğini o da tahmin etmemişti belki. Daha temkinli bir acımasızlıkla aracını ikinci kez motorun üstüne sürdü.

Mühendis ve arkadaşları mesafeyi koruyarak takip ediyor, bir yandan da polisi aramak için tacizci arabanın plakasını net görmeye çalışıyorlardı. Ama bu hızda yakınlığı korumak tehlikeliydi; olası bir kazada kendileri de ölebilirdi.

Tacizci, ilk sıkıştırmalardan sonra artık tamamen kontrolden çıkmış gibiydi. İlk başta sadece korkutmaya çalışıyor gibi görünmüştü ama şimdi direksiyon hareketleri kasıtlı bir kötülüğü bağırıyordu. Kızı kaçınılmaz bir kazaya zorluyordu.

Erkan sonunda dayanamadı, tacizci son sıkıştırmasından açılırken kızla arasına girdi. Tacizci sürücü refleksle direksiyonunu kırıp açıldı, ama Erkan'ın hamlesi burada bitmedi.

Sonradan anlattığına göre, önce elini tabanca gibi yapıp tacizciye doğrultmuş, ateş eder gibi yapıp sonra parmağına üflemişti. Küçük bir jest, ama bu hızda bile tehditkârlığını hissettiren bir hareket. Sonra montunun fermuarını açıp elini içine götürdü. Orada silah var mıydı, yok muydu, kimse bilmiyordu. Ama tacizci için bilmemek bile fazlaydı. Araba bir an hızını koruyup tereddüt etti, sonra aniden gaza yüklendi. Uzaklaştı.

Erkan başarılı mıydı? Evet. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı.

Tüm bu tiyatro sırasında tacizci ve Erkan deneyimli sürücülerdi, ama formülün aksayan tarafı kız oldu. Motorunu tam anlamıyla kontrol edemiyordu. Araba kaçarken ona çarpmamak için yalpaladı ve dengesini kaybetti. Motoru bir sağa bir sola yalpalanırken aniden hızlandı ve savrularak Erkan'ın yanından geçti. Bu ani hareket Erkan'ı kötü bir pozisyona soktu, tehlikeli şekilde sarsıldı. Motoru bir süre daha kontrol altında tutmaya çalıştı ama dengesini tam sağlayamadan işler kontrolden çıktı.

Önce tacizci gözden kayboldu, ardından kız. Araç hızla kaçtığı için kız da rahatlamış ve kurtarıcısından da korkarak yola devam etmeyi uygun görmüştü anlaşılan. Ama Erkan… Motorunun düşüşünü ustalıkla yönetmeye çalışsa da, ustalık da bir yere kadardı.

Denge elinden kaçtığında motor kayarak yola sürtündü. Canını kurtardı ama yere kötü düştü. O karmaşada neler olduğunu kimse tam göremedi, Erkan da o anların uzayıp genişlediğini söylese de neler olduğunu tam ayırt edememişti. Sonuçta düştüğü taraftaki kolu ve bacağında esaslı hasar oluştu.

Giyimi tam korunaklıydı, bu yüzden kırıklar uzuv kaybına sebep olmadı. Ama o kadar hafif de atlatmamıştı; Erkan için sonrası bir işkenceydi. Günlerce süren acılar, iyileşme süreci, yeniden motor başına geçmeye cesaret etmesi…

"Hastaneye biz götürdük kazaya denk gelip," diye devam etti Mühendis. Gözleri bir an boşluğa daldı. "O günden sonra tanışıklığımız başladı. Önce bir teşekkür, sonra bir muhabbet… Ve sonra Erkan'ın hayatına giderek daha fazla dahil olmamız."

"Bu turistlerden çektiğimiz daha ne kadar sürecek bilmem zaten" dedi Hacı.

"Ana fikir bu mu yani" dedi Mühendis, tüm ağırlığı içinde bile saklayamadığı hayretini saklamaya çabalayarak.

"Kısacık şortlarla milletin içinde dolaşmaları doğru mu yani Mühendis? Günah değil mi?"

"Değil!"

Hacı Osman yüzü karararak apışıp kaldı. "Sen dinden mi çıkmak istersin Mühendis!" diye tısladı sonra.

"Günah Müslümana olur, o da kendine, bizim ne haddimize karışmak? Birinin canına mı kast etmiş, hırsızlık mı yapmış? Hem hangi dindendir dinsiz midir kim bilir nedir, ne belli onun inanışında bu giyimin sakıncalı olduğu? Neyi nasıl giyeceği kime ne hesap vereceği ona kalmış be adam. Buranın yasalarına göre bir suçu da yok. Sen onu sıkıştıranı düşünsene! İstanbul plakalı büyük ihtimal kendine Müslüman diyen biriydi. Cana kastedeceğine kıllı bacaklarına o kadının giydiği şortu geçirip yol kenarında dolaşsa daha az günah işlemiş olurdu!"

Hacı Osman'ın yüzü gerildi, dişleri sıkılıydı. Saklamaya çalıştığı yüzeye çok yakın öfkesinden değildi bu seferki;, içten içe kaynayan bir öfkeydi. Bakışları odanın içinde gezindi, neye tutunacağını bilemiyormuş ve yine de Mühendis'e bulaşmak istemiyormuş gibi bir an boşluğa daldı. Sonra gözlerini Mühendis'e dikti, sesi soğuk ve bastırılmış bir öfkeyle tısladı:

"Sen de onların safına mı geçtin Mühendis? Kendi memleketinde ecnebilerin ahlaksızlığına arka çıkıyorsun ha?"

Mühendis gülümsedi, alay yoktu bu gülümsemede. Sabır, ama bıkkın bir sabır vardı. Tekrar tekrar aynı nüansları anlamayan insanlara anlatmaktan bir iki değil ama onlarca yıl sonra bıkmış bir yorgunluk. Elini sehpanın kenarına koyup hafifçe eğildi.

"Hacı Osman, senin ahlak dediğin şey bu kadar mı kırılgan? Bir kadının açık bacağı, bir adamın el frenini mi çözüyor? Birinin pantolonu dar diye içindeki hayvanı tutamayan adam… Sence asıl tehlike olan kim?"

Hacı Osman derin bir nefes aldı, ama bu nefes sinirini yatıştırmaya değil, daha fazla bastırmaya çalıştığının işaretiydi. Bir şey söyleyecek gibi dudaklarını araladı, sonra tekrar kapattı. İçindeki fırtına öyle büyüktü ki, kelimelerle ifade etmektense boğazına düğümlemeyi tercih etti.

Mühendis devam etti:

"Hem bak diyelim bu turist hatalıydı. Neden? Çünkü akılsızdı, cahildi, kural bilmiyordu; değil mi? Sana göre öyle yani. O zaman şu 'ahlaklı' adam, onu sıkıştırarak mı doğruyu öğretiyor ona? Öldürerek mi?"

Hacı Osman ayağa kalktı, elleri yumruk olmuştu. Ama bu öylece kalkıp gitme hali değildi. Yerinde sabit duruyor, ne yapacağını bilemez şekilde nefes alıp veriyordu. Mühendis onun gözlerinin içine baktı, sesi sakindi ama cümleleri keskin bıçak gibiydi:

"Senin bahsettiğin ahlak, kendi kirli vicdanını temize boyamak için başkalarının hayatını kontrol etmeye çalışanların elindeki kirli fırça.. Ama vicdan dediğin şey, başkasına değil, insanın kendisine hesap verdiği yerdir."

Odadaki hava ağırlaşmıştı. Hacı Osman'ın yüzü kaskatıydı. O an Mühendis'e mi, kendisine mi, yoksa yıllardır içinde beslediği o tarif edilemez şeye mi öfkeliydi, kestirmek zordu. Ama bir şey belliydi: Bu konuşma burada bitmemişti. Ve üstelik Hacı Osman bu kaskatı gerginliğinde geldiğimden beri gördüğüm en rahat halindeydi. Kendisiyle bütünleşmişti. O tedirgin olduğu şey her neyse kaybolmuş, unutulmuştu.

Hacı hırsla kalktı ayağa, "Seni dinleyende kabahat, davetine uyup gelende" diye bağırıp kapıya yöneldi.

Mühendis arkasından seslendi: "Sen beni böyle oturup dinlemezdin zaten. Ne iştir geldin, bu kadar tahammül ettin?"

Eli kapıda dondu Hacı. Dönmeden tısladı: "Bir kere bir şans verelim dedik köyümüzü adam etmeye karar verip, sürgüne geldiği son yerde emekliliğini istemiş Mühendisimize."

"Erkan'la ilgili ne bildiğimin merakından olmasın?" diye sordu Mühendis.

Hacı Osman Mühendis'e döndü, odanın merkezine yeniden yaklaşmadan kapının önünde durdu, bir eli hala arkasında, kapının kolundaydı: "Nolmuş ki Erkan'a?"

"Ne yapacaksın ki ayyaşı? Öyle diyordun değil mi arkasından? Haremden kalabalık sevgili ordusu varmış değil mi? Onu da diyordun?"

"Yalan mı?" dedi Hacı Osman.

"Can kurtarmak için canını tehlikeye attı o beğenmediğin adam. Ölümün kıyısından döndü ve sohbetimize devama başladı. İstanbul'dan buralara boşuna mı gidip gelirdi sandın? Kuran'a el basıp tekrar iman etti. Tövbe edip namaza başlamak için buraya geliyordu."

Sustu Hacı Osman.

"Sevdiği dağ yolundan geliyordu Hacı. Senin yukarıdaki o pek sevdiğin, kaçak kesim ağaçlardan yaptığın evin oradan. O kimseleri yanaştırmadığın…"

Sustu Hacı.

"Motorunu köylü değil de bi yabancı denk gelip çalıp götürsün diye uzak yolun oraya atmışsın. Hesabın tutmadı, bizim gençler buldu."

"Ne motoru, ne demek istiyorsun" diye zayıfça çıkıştı Hacı.

"Jandarma Erkan'ın kullandığını tahmin ettiğimiz yol boyu arama yapıyor. Senin eve de ha vardılar ha varacaklardır şimdilerde."

"Saçmalıyorsun" dedi Hacı, kapıyı açıp fırladı. Çıkarken bir yandan adım atarak giyiyordu ayakkabılarını. Bir iki tekledi, düşecek gibi oldu ama ayakkabılar sonunda oturmuştu ayağına. Yolun karşı tarafındaki cipini bile unuttu anlaşılan; yayan gelmiş gibi geri dönüş için kendini dik patikaya neredeyse koşar adım vurdu.

Yukarı yol üzerindeki evine vardığında nefes nefeseydi. Yine de bir an bile dinlenmedi. Evin altındaki yerin önünden kapak görevi yapan keresteleri fırlatıp attı. Arkasındaki çalı çırpıyı, toprakları eşeleyip attı. Kolunu ve başını soktu içeri, iyice derinlere doğru uzandı. Zorlanarak da olsa oraya sakladığı şeyi çıkardı. Bu bir kasktı. Toza toprağa çamura bulanmıştı epeyce ama görüldüğü kadarıyla tek parçaydı. İki eliyle kaldırdı. Kaskın altından karanlıkta ne olduğu anlaşılamayan bir şey damlıyordu. Atsam mı diye kaldırdı omzuna doğru, sonra yeterince uzağa atamayacağını düşünmüş olacak ki indirip taşımaya davrandı. Tam o anda aniden açılan ışıldaklar dört beş ayrı noktadan üzerine odaklandı.

"Hacı Osman dur!" diye bağırdı jandarma komutanının sesi.

Kendimi üzerine zor attığım koltukta uyandım. Erkan'ın kayıp kaskı (ve kafası, ve kafası) ortaya çıkmıştı. Neden öldürmüştü? Nasıl koparabilmişti boynunu dağ gibi adamın?

Sarsılmış bir halde banyoya gittim. Yüzümü yıkadım. Ziyaretin yoğun temposundan halsiz düşmüş vücudum için mutfakta bir şeyler hazırlayıp yedim. Sonra oyalanmadan yattım ama sabaha kadar yine doğru düzgün uyuyamadım. İkide bir sorgudaki Hacı Osman'ın yanında buluyordum kendimi. Erkan'ın kancasının söyleyecekleri ne çokmuş meğer. Kancasına bağlandığım insan diriydi, ama diriliği dağılmıştı dünyaya ben ziyarete durduğumda. Evinden bucağa nerelerde, amma geniş bir alanda ve ne kadar serbest bir şekilde dolandırdı beni bu kanca! Kapalı bir tek evin çok ötesinde ufuklarda dolaştım bu sefer.

Ama şimdi daracık sorgu odasına dönüp duruyorum işte.

Hacı Osman, saatler alsa da çözülüp konuştu sonunda. Elinde reddedemeyeceği bir kanıtla yakalanmıştı. Mühendis'in şüphesini dikkate alan jandarma onunla birlikte bu oyunu kurmuştu. Kafayı ve kaskı da yok etmiş olsa belki hiçbir zaman ulaşamayacaklardı ona. Ama işte Hacı Osman, kendini aslında suçundan çok daha büyük bir batağın içinde bulmuştu.

Kaçak ağaç kesiyordu Hacı Osman. Kendisini en katı Müslüman olarak görmekle övünen, en ufak kusurları büyüteçle büyütüp herkesi dünyaya geldiği günden pişman eden Hacı Osman kaçak ağaç kesiyordu. Allah'ın ormanı diye savunuyordu kendini, yasağı, kamu malını tanımıyordu. Yaptığının sadece suç olmayıp aslında haram da olduğunu da bildiğinden, gizli gizli yapıyordu. Hoş o çok değerli kaçak ağaçlarla yaptırdığı ev herkesin görebileceği şekilde ortadaydı ya zaten. Yine de ağaçların kesilmesi, kereste yapılması kısımlarını kendisi tek başına yapıyordu. Kestiği yerde elektrikli testereyle cipin arkasına taktığı römorka sığacak hale getirdiği kütükleri mekanına geldiğinde indirirken de biraz kolaya kaçıyordu. Evin karşısındaki bir ağaca çelik örme çekme halatı bağlıyor, diğer ucu da römorktaki kütüğe bağlıyordu. Sonra cipi yavaş yavaş ileri alıp ağır kütüğün römorktan düşerek inmesini sağlıyordu. Kütükleri tek başına suçlu suçlu yüklerken kullanmak için de kim bilir ne yöntemler bulup icat etmişti.

Erkan kütüğe bağlı halat tam en gergin haline gelmişken, kütük römorkun arkasından daha bir santim bile dışarı doğru kaymamışken sürmüştü motoru eceline. Dağ yollarında ralliye alışık gözleri, tehlikeli ağaç dallarına alışıktı. Oysa yolun bu kısmı hayli genişti, ağaç dalı tehlikesi yoktu ve halat da bir daldan hem çok daha ince hem çok daha açık renkliydi.


Motorcunun İzi  |  İçindekiler  |  Sonra

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.