Gece Ziyaretleri · Bölüm 9/11
Bir motorcunun anlatılacak öyküsü olduğunu hissetmek ve buna çekilmek hiç beklemediğim bir şeydi. Ama önce ilaçlara dönelim. İlaçlara da Esra'nın çatallanan hikayesinden geri dönmek durumundayım. Hangisi gerçek, herhangi biri gerçek mi? Araştırsam? Esra gerçek bir insan. En uzak bir insana bile altı kontakta ulaşılabiliyor diyorlar ya hani, Esra'nın çevresine heralde 3-4 ara bağlantı ile ulaşabilirim. Ama ne öğrenebilirim ki? Sedat'la arasında aslında ne olup bittiğini ne Esra biliyor doğru düzgün ne Sedat! Ziyarette yaşadığım derinlikte bir gözlemi yaşamdan teyit edebilmem mümkün mü?
Ama hangi ziyaretteki? Hangi Esra? Üst üste iki ziyaret yaptım ve paralel evrenlere savruldum. Zaten boşanmaya çok yakınlar mı gerçekten, süreç ilerlemeye başladı mı? Yoksa sadece açlığın çok yüksek gerilimi var ama boşanma henüz pek gündeme gelmedi mi?
İki ziyaretin aynı gibi ama çok daha farklı atmosfer oluşturan o detay farklılıkları… İkisi birden doğru olabilir mi? Şimdiki zamanda mı yapıyorum ziyaretleri, gelecekte mi? Belki de geçmişte olup bitmiş şeyleri mi yaşıyorum? Çok karışık… Çözdüm sandıkça daha derin ve daha karmaşık hale geliyor.
Ama artık uzatılmış hafta sonunu bitirmem gerektiğinden mecburen toparlandım, soru işaretlerini askıya aldım. Esra ve Sedat'ın yaşamının hele de Esra'nın karakterinin derinlikleri… Ohh, Esra'nın bedenini duygularını kendiminmiş gibi hissetmek…
Bu yaşanmışlıkla ilaçları ve o anne kızı hatırlamak eski etkiden çok farklı hisler uyandırıyor içimde. Onlardan kaçınmak yerine, o annenin ve kızın hele de annenin o anlarında içinde olma olasılığı! O duygu yoğunluğunu, bedendeki etkilerini hissetmek! Yaşamak şehveti, ölüm de yaşama dahil!
İnsanlar var ve insanların halleri var. İyi ve kötü halleri, sevimli ve korkunç halleri… Benim bu hallere tanık olmam ya da olmamam, o hallerden kimilerinin yok olmasına, kimilerinin artmasına ya da azalmasına sebep olmayacak. Ama o deneyimlerin ötesinde o insanın içinde olmak, duygularını içmek, hele de yoğunlaşmış kıvamlı duygularını… Şehveti, korkuyu, öfkeyi, üzüntüyü, sevinci… Ne fark eder!
Sus sus, düşünme. İşe dön, bırak biraz. Yakayı fena kaptırdın. Ölümü bile görmez oldu gözün, kudurdun mu? Hafta sonunu iki gün uzattım ama işime dönmeliyim artık. Yoksa bi daha dönemeyebilirim. Yıllık izinden yenmiş iki gün. En azından hoş ya da tam olarak hoş olmasa da ilginç bir çift ziyaretle sonlandı. Off ya, her şey yeni başlıyor aslında dostum, kandırma kendini! Ama dönelim işe biraz. Asıl yaşam hangisi? Tekdüze bir yaşamda tıkılıp kalmak daha ne kadar kesecek beni. İçilecek yaşamlar, duygular, dünyalar varken…
Hem motorcu var. Ona nasıl çekildiğimi düşünelim biraz.
Öğlene kadar birikmiş e-postaları eritmek, katılamadığım toplantıların notlarını inceleyip gerekli işleri yapmakla geçti. Yemeğe çıkabilecek duruma geldiğimde ofiste kimse kalmamıştı. Yalnız çıktım. Biraz aceleyle yemek işini halletmeye çalışıyordum, işte hala gerideydim. Bu aceleme rağmen sıra beklemek zorunda kalmak, beni boşta bıraktı. Etrafı öylesine incelemeye başladım. Kanca falan yoktu aklımda ya da belki bir yanım kendimden bile gizli iş çeviriyordu. Akıl dediğin katman katman, insan 900 kat mı diyorlardı?
Yan sırada bekleyenler arasında üst kattaki spor salonundan geldiği anlaşılan uzun boylu, kalın kollu bir tip vardı. Üzerinde deri mont, hafif uzun saçları hala ıslak… Telefonu çaldı. Açtı ve kendi sırasındakileri rahatsız etmemek için yana dönüp bana doğru konuşmaya başladı. Ben de tekrar önüme döndüm, bir bağlantı oluşmasını istemiyordum. Ama yine de sıram ilerlesin diye umutsuzlukla beklerken kulak misafiri olmaktan kendimi alıkoyamadım. Yani aslında önüme dönmekle kulağımın biri o gürültülü ortamda ona daha da yaklaşmış oldu bir yandan. Kaçınıyor muydum? Aranıyor muydum yoksa? Koşan birini görünce anlar mı insan kaçıyor mu yoksa kovalıyor mu?
Bir iki saat sonra motorla tek başına geziye çıkacakmış. Aman ne güzel! Tek başına vuracakmış dağ yollarına. Tenha bir köy biliyormuş. Çok güzel ama ulaşılması hayli zormuş. Arabayla rahat gidilebiliyor olsa şimdiye çok ünlü olurdu derken gözlerimin önüne yeşilliklere gömülü seyrek ahşap evler geldi. Demek ilgimi bundan çekti diye düşündüm. Motorcunun kendisinin benim için ilgi çekici bir yönü yok gibiydi çünkü. Belki gideceği yer ilgimi çekmişti. Daha önce hiç bir mekana kancalanmamıştım ama. Ziyaretin içinde kancanın eşyalara, hatta mekana geçtiği olmuştu. Belki de kişiden kişiye, kişinin geçmişine bile… Titredim. Olasılıklar olasılıklar olasılıklar. Hala yazılım tasarlayıp kodlamak, yazılım projesi yürütmek yönetmek… Bilmiyorum nereye kadar? Ama para da kazanmak lazım. Eskiden ne kadar severdim işimi.
Ziyaretlerin öyküleri insanlara aitti hep. Mekana ait bir öykü… Pek olası gelmiyordu bana. Ama mekanların insanları olur, değil mi? Hiçbir insanın görmediği ya da düşlemediği bir mekanın öyküsü anlatılabilir mi? Mekanlarda yaşayan insanlar, insanların sahiplendiği mekanlar vardır. İnsanların eşyaları olur ve eşyaların hatıraları… Rahatladım. Zihnim böyle uçuştuğuna göre kanca falan yoktu, en azından o an kendimi böyle kandırabildim.
Sıram geldiğinden üstünde daha fazla durmadım. Kanca olasılığı oluşmuştu ama pek güçlü değildi. Aceleyle yemeğimi yedim. Ofisteki birikmiş işlerin yoğunluğundan dönmemle göz açıp kapayana kadar akşamın gelmesi bir oldu. İki günlük yokluğumda üstüme iki haftalık yük boca etmişlerdi sanki. Biriken yığılmayı tamamen ortadan kaldıramamış olsam da hayli eritmiştim.
Eve vardığımda akşam yemeği yiyesim bile yoktu. İşten zaten her zamankinden daha geç çıkmıştım. Demlemeye bile üşenip bir bardak sallama çay içtim. Elime bir kitap alıp yatağa gittim. Doğrusu beklediğim kadar sürükleyici değildi. Bir sayfa bile bitiremeden sızmışım.
Her taraf loştu. Ziyaretlerim gece olur ama genelde ışıklı olur mekanlar. Burada ise sadece gölgeler var. Uzanıp bir düğmeye dokunmak kadar kolaydı ışığı yakmak ve o kadar da imkansız. Bu kadar basit bir eylemi bile yapamamak, bu karanlık ve kimsesizlikte daha baskılı bir etki yaratıyor. Görebildiğim şeyler gölgeler içinde belirsiz olduğundan seslere odaklandım. Belki de köye gitmiş, bir eve misafir olmuş ve yorgunluktan hemen uyumuştu. Ama gölgeler içinde bile olsa mekan kendini hissettiriyor, burası bir köy evi değildi. Sese odaklanınca uzaktan uzağa duyduğum fona yerleşik trafik gürültüsü de bunu doğruluyordu. Hala şehirdeydim. Belki motorcunun bir işi çıkmış ve geziye gidememişti ya da belki telefondaki arkadaşına düpedüz yalan söylemişti, gezi falan yoktu.
İşin ilginci, olağan ev seslerini de duymuyordum. Ocakta yanan bir ateş ve üstündeki kaptan gelen tıkırtılar… Kısık ya da yüksek, bir televizyonun sesi… Açık kalmış bir bilgisayarın fan mırıltısı… Odalardan birinde ayağa kalkıp bir şey almaya giden bir insanın ayak sesleri ya da tıpırtıları… Hiçbiri yoktu. Nerdeydi bu motorcu? Ona kancalanmamış mıydım? Yoksa gün boyu karşılaştığım kişilerden birine hiçbir şekilde farkında olmadan rastgele kancalanmış mıydım? Ah, rüya… Sıradan bir rüyadaydım belki de; kanca falan yoktu.
Bulunduğum yer kapalı bir kapının önüydü. İki yanda ise koridor üzerinde açık başka kapılar vardı. Önce açık kapıları dolaştım. Salonun penceresi yana tam açılabilen ya da üstten aralanabilen tiplerdendi. Ve üstten aralıktı. Trafik sesi buradan geliyordu anlaşılan. Yatak odasını, mutfağı, ikinci odayı hızla bir dolaştım. Banyoya tuvalete de kapıları kapalı olduğu halde girdim. Hiçbirinde yoktu. Daha önce kancanın bir mekana yayıldığı olmuştu. O zaman olduğu gibi kapalı kapıları geçebiliyordum yine. Ama bu mekan beni nasıl çekmiş olabilirdi ki? Motorcunun evi miydi? Kendisi yokken nasıl çekilmiştim buraya?
Kendimi ilk bulduğum yere dönmüştüm. O kapalı kapının önüne. Neden ilk bu kapıyı denememiştim acaba. Belki de bu kapının ardındaydı ve kapıdan geçmeme engel olan bir şey olduğu için önünde belirebilmiştim. Bu kapının beni iten bir çekimi vardı. Bir gücü vardı evet ama bu güç beni çekmiyor, aksine hafif itiyor gibiydi. Çok belirsiz bir hisle. Tüm evi dolaşıp da ancak ondan sonra buraya gelmiş olduğumu fark ettim. Neler dönüyordu burada? Acaba geçemeyecek miydim? Denedim ve içerideydim. Bu odanın içinde gölge bile yoktu. Tamamen karanlık. Sesleri dinledim. Odak alanımın dışında olduğu için sadece fonda hafif bir mırıldı gibi duyduğum trafiğin sesi bile neredeyse tamamen yok olmuştu.
Aklıma duvarları denemek geldi. Kapalı kapıdan geçmek bile yeni öğrendiğim bir şeydi, duvarlardan da geçebileceğimi düşünmemiştim bile. Olmayan yüzüme bir gülümseme yayıldı. İnsan olasılıklara ne kadar da kör olabiliyor böyle! Odanın iki duvarına yöneldiğimde ilerleyemedim. Anlaşılan dış duvarlardı ve ziyaret alanımın sınırları dışındaydılar. Diğer duvardan geçince kendimi daha önce gördüğüm banyoda buldum.
Kimse yoktu bu evde. Ne motorcuyu görmüştüm, ne gideceği köy evlerini. Niye kimsenin olmadığı bu evdeydim ben? Ve bu ev de neyin nesiydi? Köy evi olmadığını anlamıştım. Motorcunun evi miydi? İyiden iyiye meraklandım. Beni buraya ne çekmiş olabilirdi?
Ortamdan tamamen kopup kendimi evde bulmaktan korksam da, tekrar yoğunlaşmaya karar verdim. Evimdeymişim ve kancalandığım bir kişinin peşine düşmek için transa geçiyormuş gibi motorcuya yoğunlaştım ve kendimi ilk geldiğim noktada buldum. İçerisi karanlıktan ibaret olan o kapalı kapının önünde.
Motorcu buralarda değildi ki! Ama kanca bu mekanda ve özel olarak da bu noktadaydı anlaşılan.
Bu strateji yeni bir açılım sağlamadığına göre yeni bir şeyler denemeliydim. Bir tur daha atmalıydım evde. Bu sefer evde biri olup olmadığına değil, evin kendisine bakacaktım. Beni can çekerdi ama canın izlerine de bakmalıydım şimdi. Mekanın bir özelliği? Belki motorcunun bir eşyası? Salondan başladım. Hoş bir manzarası vardı. Geniş bir bakış sunacak şekilde yerleştirilmiş pencerelerden baktığımda manzaranın tamamını göremediğimi fark ettim. Uzaktan Boğaz'ın ışıklarını gören açı epey netti. İlk turda bunu bile fark etmemiş olmam ne garipti. At gözlüğü etkisi. Sadece mekanda bir insan olup olmadığına odaklanıp bu muhteşem manzarayı bile görmemişim.
Boğaz'dan yanlara doğru bakınca bir şaşkınlık daha yaşadım: Görüntü bulanıklaşıp kayboluyordu. Düşünülmesi gereken bir ipucu! Ama bu gözlem bir cevap olmak yerine yeni sorular doğurmuş oldu sadece. Belki de gördüğüm, motorcunun bakış iziydi. Sıkça baktığı ya da onda imgesi güçlü olan kısımlarını mı görüyordum dış manzarada? Bunu şimdilik bilemezdim, ama aklımın bir köşesine yazdım, başka fırsatlarda daha incelikli düşünmeliydim. Ziyaretlerdeki gözlemlerimden başka bir öğrenim kanalım yoktu sonuçta, kitaptan okuyarak öğrenilecek bir şey değil. Acaba? Peki ya yüzlerce yıl önce biri buna benzer deneyimlerini bir papirüs rulosuna kaydettiyse? Dijital kaydı olan bir şey olsa şimdiye çoktan bulmuş olurdum. Bir kenara bıraktım tüm bu düşünceleri, şimdi turuma devam etmeliydim.
Salonun içinde dikkate değer pek bir şey bulamadım. Pencerelerde perde ve tül gibi engelleyici şeyler yoktu neyse ki. Yukarıya sarılan tiplerdendi ve bu odada pek indirilmedikleri anlaşılıyordu. Böylelikle dışarının ışığında salonu inceleyebildim. Loş ışıkta zamanla daha iyi görmeye mi başlamıştım? Ama bunun için bende olmayan gözbebeklerinin ışığa uyum sağlaması gerekirdi. Gerçekten neyle görüyorum ben acaba? Gözlerimi kısar gibi yapmayı düşündüm—ya da hayal ettim, tam bilemiyorum. Belki de yalnızca görmek istedim ve gördüm. Salon, yavaş yavaş daha netleşiyordu. Bu gariplikle başa çıkmaya, durumu keşfetmeye çalışırken bir başka garip durumla daha karşılaştım: Gelen ışık açısından benzer aydınlık seviyesine sahip olması gereken yerlerde bile farklılıklar vardı. Mesela büyük ekran LCD televizyonun etrafı daha belirginken benzer ışık alan küçük kitaplık çok daha fazla gölgeye boğulmuş durumdaydı.
Televizyon konsolunun bir yanındaki raflarda loş ışıkta zor seçebildiğim bazı resimler vardı. Onların sayesinde evin bizim motorcuya ait olduğu doğrulamış oldum. Ayrıca önemliymiş gibi görünen kimi kupalar aldığını da öğrenmiş oldum. Resimlerde görülen kupa ve şiltler burada değildi. Evinde olmaları gerekmez mi bunların diye geçti aklımdan. Belki de bir yerlerde ofisi vardı ve ödüller oradaki rafları süslüyorlardı.
Banyo ve tuvaletin ilk seferde fark etmediğim kadar silikleşmiş olduklarını gördüm. Havalandırmadan düşen ışıkla az da olsa aydınlanmış olmaları gerekirdi. Oysa yok gibiydiler. Sanki şeffaflaşmış ve bir müddet sonra ortadan kaybolacaklarmış gibi. Kimse var mı diye ilk turu attığım sırada bu kadar silik olmadıklarına yemin edebilirdim.
Mutfağa geçtim, orası da hızla silikleşiyordu. Diğer oda da öyle. Nabız atışları yavaşlayan ama bazı kasları diğerlerinden daha önce çöken bir vücut gibiydi ev.
Motorcunun etkisi mi siliniyordu? Motorcunun izi… Neden?
Ona ulaşmayı bir kez daha denemeliydim. Bu sefer kendi evime savrulma ihtimalimin daha güçlendiğini derinden hissederek yoğunlaştığım anda kendimi yine o ilk noktada buldum. Karşımdaki kapıdan hızla geçtim. Yine karanlıktaydım, çıldırtıcı! Görebildiğim hiçbir şey yoktu. Hiç ses de yoktu. Uzaktan çok derinlerden duyulur gibi gelen trafik sesinin bu sefer izi bile yoktu.
Bekledim. Bekledim. Bekledim. Ve sonunda hissettim. Kokuyu…
Kokuları daha doğrusu. Üç temel koku hissediyordum.
Girdiğim duvarın soluna denk gelen taraftan metal kokusu geliyordu. Uzak bir atölyenin zeminine sinmiş metal talaşı kokusu gibi; keskin ama mesafeli.
Bu kokunun karşı tarafında, yani girdiğim kapının sağında kalan tarafta metal talaş kokusunu bastıran başka bir koku öne çıktı. Burada hastane kokusu vardı; eski sargı bezleri, iyot ve biraz da pas kokusu- eskimiş, solmuş bir kan kokusu gibi.
Girişin karşısına denk gelen tarafa yöneldim. Hoş bir koku bastırdı diğerlerini. Çocukluğumun mahallesinden aksakallı bir dedenin gülümseyen gözleri canlandı zihnimde.
Çok karışmıştı kafam. Silinen odalar ve bölümler… Aynı ışıkta kimi yeri daha belirgin kimi yeri daha silik olan salon… Tek bir ışık sızıntısı bile almayan ufak bir oda… Metal talaşı, eski sargı ve aksakallı dede kokuları… Enerjimi tamamen tüketmişti motorcunun evi. Ona ulaşmayı tekrar tekrar denemiş olmam da iyice artırmıştı yorgunluğumu.
Yatağımda gözlerimi açtığımda sabah olmuştu. Karanlık kokuların içinden uyuyan bedenime dönmüş ve kendime gelemeden uykuya kapılmıştım anlaşılan. Neredeyse işe gitme saatiydi. Ve tüm gece on dakika bile uyumamış gibi kötü hissediyordum. Saatlerce uyuyamayıp son anda uykuya dalmış ve on dakika sonra saatin çalışıyla uyanmış gibi…
Rüyadaymış gibi hazırlandım. İşe gittim. Çalıştım. Aslında çalışır gibi yaptım. Birikmiş o kadar iş vardı ki, biraz eksik biraz fazla, anlamsız kod parçaları… Öğle arasını zor ettim. Yarım saat de olsa uyumalıydım. Yemeği düşünmedim bile. Oysa en son önceki gün motorcuyla kancalanmamın hemen sonrasında bi şeyler yemiştim.
Herkes yemeğe çıktığı için boşalmış ofiste kollarımı masaya, başımı kollarımın üzerine koydum.
"Ben kardeşime ne olduğunu bulayım da siz istediğiniz yere şikayet edin!" diye bağırdı bir ses. Çok uzaktan geliyordu. Etrafıma bakındım. İki adım ötenizi göremediğiniz bir sisin içindeydim. Bir tarafımda çok yakınında olduğum ve dün geceden hatırladığım kapalı kapı. Diğer üç tarafımda evin kalanı yerine her tarafı kaplamış sis. Sesini duyduğum kadının karaltısını da zor bela seçebildim.
"Çilingire çıkışmasanıza canım. Ben açtırdım kapıyı. Kardeşimle bu akşam buluşmak üzere sabahtan telefonlaşacaktık. Aramadı ve hiçbir numarasından da erişemiyorum."
"Ama efendim baktınız işte, burada yok" dedi bir ses. Sonra sisin içinde yakınlaşıp belirginleştiler biraz.
"Şu kapıyı da açmadan olmaz. Belki de Erkan baygın yatıyor içeride" dedi kadın. Üzerimden geçecek gibi geliyorlardı. Ziyaretlerden alışıktım buna ama iş yerinden ziyarete böyle beklenmedik şekilde ve hiç hazırlıksız geçişim sarsmıştı beni. Ürkerek geriledim ve kilitli kapıdan geçti odağım. Yine zifiri karanlık içindeydim. Evin kalanı iyice belirsizleşmiş—yok olmuştu aslında. Ama kapının hemen etrafı ve içi hâlâ canlıydı. Zifiri karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordum ama o gri, yapış yapış yokluk sisi buraya sızamamıştı. Kapının önünde hala tartışan sesleri ve bir yandan kilitten gelen gürültüleri duydum. Konuştuklarından anlaşıldığı kadarıyla çilingir bir yandan ablanın emirleriyle çalışırken bir yandan yöneticinin tehditleriyle yavaşlıyordu.
Merakla kapının açılmasını bekledim. Odanın içini görmeliydim. Motorcu burada olabilir miydi? Ölmüş belki? Bir şey görememiş ve duyamamıştım ama dün kokular vardı odada. Düşüp kalmış, sızmış ya da (ölmüş işte ölmüş) başka bir haldeki bir insanın kokusu yoktu. Metal talaşı, eskimiş sargı ve aksakallı dede bakışı… Neden evin kalanı yok olurken varlığa böyle tutunmuştu bu oda? Neden hala bir bağlantım vardı bu odaya? Motorcu içeride olduğundan mı? İçeride miydi?
Sonunda değişik bir çıt sesi geldi. Milim kadar bir aralık boyunca ışık belirdi. Tartışma da sonlanmıştı. Çilingirin eli hafifçe itti kapıyı. Kapı yavaşça ardına kadar açılırken odaya ışık doldu. Yerlere baktım hemen. Yoktu. Motorcu ya da cesedi odada değildi. Evdeki en yoğun hatırası bu ufak odada mıydı? Onun için mi bağlantım hala diriydi?
Duvara baktım. Ödüller!
Buradaydılar işte. Resimlerde gördüğüm şiltler, ödüller ve çok daha fazlası. Dört raf dolusu. Büyüklü küçüklü…
Bunlar mıydı izler, kalanlar? Neden bir iz gibi hissettiriyor tüm bunlar? Kanca, nefes alan birini bırakıp yalnızca izine mi tutunur? O hala yaşıyorken, onun yerine anıları mı çekiyor beni? Kötüye yormayı yasakladım kendime. Her şeyin peşine düşülmez. Düşülmez mi?
Burada da yok işte, bakın," dedi yönetici. Sesi, oda içinde yankılanırken yüzündeki rahatsızlığı hissedebiliyordum. Kadın hâlâ direniyor, çilingire itiraz ediyordu ama yöneticinin sert bakışı onu susturdu. "Hadi artık çıkın," dedi, sabırsızca. Kadın son bir bakış attı içeriye, sonra çilingiri peşine takıp gitti. Sis, konuşmalarını ve kaybolan sırtlarını hızla yuttu.
Bakışlarımı tekrar odaya çevirdim. Ödül duvarının karşısındaki duvara… Metal talaşı kokusu, ödüllerin iziydi muhtemelen. Ama ya diğer koku?
Ödül duvarının tam karşısında, duvara özenle asılmış iki alçı vardı. Biri tüm bir kol için, diğeri tüm bir bacak için… Ne çok imza vardı üzerlerinde! Adlar, iyi dilekler, küçük notlar… Belki de bu oda, motorcunun bedeniyle en çok iz bıraktığı yerdi.
Daha yakından baktım. Koldaki imzalar daha çok erkek isimleriydi. Spor arkadaşları, antrenman partnerleri, belki de yarışlardan tanıdıkları… Ama bacaktaki imzalar? Çoğu kadın ismiydi.
Sosyal yönü çok güçlü, çevresi çok geniş bir insan olmalıydı kadınlı erkekli bu kadar imzaya bakılırsa.
Artık tanıdık gelen o hışırtıyla irkildim. Sis, odanın köşelerinden sızarak içeriye dolmaya başlamıştı. Önce ödül duvarına tırmandı, onu yavaşça yuttu. Ama dümdüz ilerlemiyordu. Alçı duvarına varmadan önce, ödüllerin olduğu tarafı iyice kemirmişti. Sanki bir şeyi geriye en son bırakmak ister gibi…
Kapının karşısındaki duvara baktım. Dibinde bir seccade katlanıp konulmuştu. Yanındaki ufak sehpada bir Kuran-ı Kerim vardı. Sis, odağımı ikisinin arasında sıkıştırana kadar ilerledi ve durdu.
Seccadeyle Kuran'ın arasında kaldım. Bakılacak, duyulacak, koklanacak başka hiçbir şey yoktu. Sis bile kıpırdamıyordu artık.
Söyleyecek neyin var hâlâ, Erkan?
Niye bırakmıyorsun yakamı? Buraya zincirli gibi kalmanın sebebi ne? Neden tutunuyorsun bu birkaç adım yere, neden bırakmıyorsun kendini unutulmaya?
Ofise gelenlerin gürültüsüyle sıçradım. Ziyaretten eve değil, doğrudan ofise düşmek… Bu bir ilkti. Bir an nerede olduğumu bile kavrayamadım. Yüzümü yıkadım, ekranı açtım, işe gömüldüm. Ama gitmiyordu, kanca etimdeydi.
Saatler geçti, his değişmedi. Son yarım saat… Vakit öldürmek için haber sitelerini açtım.
"… yolunda bulunan başsız ceset…"
"… kıyafetlerinden motorla buralara gelmiş olduğu anlaşılan…"
"…motor henüz bulunamadı. Kimlik bilgilerine ulaşılamayan kişinin belgeleri ve cüzdanının çalınmış olabileceği…"
Buzlanmış kaza resmine boş boş baktım. Sol bacağımda kontrolsüz bir titreme. Bir şey anlaşılmıyordu resimden ama biliyordum.
Erkan…
Ne oldu sana?
← Açlık | İçindekiler | Kask →
© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.