Çelişki ve Çatışma Yaşamdır — paylaşım kartı

Yakın Cephelerde Çatışmak

Çelişki ve Çatışma Yaşamdır · Dördüncü Kısım: Toplumda Çatışma · Sayfa 12/28


En yakından başlıyoruz: sevgiliden, yaşam arkadaşından.

Birey ve Sevgili

İki insan arasında bir çekim oluştu ve o yakınlaşmadan yeni bir varlık dünyaya geldi. Ardından o yeni insan, başka birine çekildi. Böylece, kuşaklar boyunca, aşkla, zorunlulukla, güzellikle ve çirkinlikle, romantizmle ve soğuklukla dolu ilişkilerden doğduk, gelişip evrildik.

Sadece fiziksel varlığımız değil, kültürel varlığımızın da temeli bu ilişkilerde yatıyor. İlişkiler bizi şekillendirdi; bir araya gelip çoğu zaman bir arada kalan insanlar arasında büyüdük. Göz göze bakan, birbirine dokunan, birbirinin hayatını paylaşan insanların kültürüyle yoğrulduk. Onların etinden, kanından, mizacından geldik. Kültürel kodlarımızı bu etkileşimlerden aldık ve bu kodlarla hayat bulduk.

İki insan arasındaki kıvılcımdan tutuşmuş bir yangının korlarıyız. Ve belki de bu yaşam yangınını, başka gezegenlere, galaksilere taşıyacağız. Toplumsal örgütlenmelerimiz, iş birliklerimiz, hatta büyük medeniyetler bile, bir yanıyla iki insanın birliğine dayanır. Ama ne gariptir ki, bu kadar güçlü bir bağ kurduğumuz sevgiliyle ilişkimize yeterince dönüp bakmayız.

Bu ilişki, bir yandan bağımsız bir birey olmayı gerektirirken, bir yandan da sevgiliyle bir olmayı içerir. Birey, hem kendi merkezinde durmayı hem de sevgilisiyle bir olmayı aynı anda başarabildiğinde, toplumsal çelişki ve çatışmaların içinden geçebilmenin anahtarını da elinde tutar.

Peki, ben nerede biterim, sevgili nerede başlar? Bu çizgiyi ayırt etmek zor; çünkü her bir hücremize kadar o ayrılmaz birleşmelerin ürünüyüz. Ama yine de ilişkiler, ayrıyken bir olmayı, birken ayrı olabilmeyi ve hâlden hâle geçebilmeyi gerektirir. Uzak duramayan, yakın olmayı beceremez. Yakınlaşamayanın uzaklığı da anlamsızdır. Sevgiliyle olan ilişkide, ayrılık ve birleşmenin çelişik yollarında hiç sıkıcılaşmayan bir dans sürdürülür. Ya da sürdürülmez. Belki de ilişki çoktan bitmiştir de iki kişi bir cesedi sürüklüyordur, hâlâ yaşıyormuş gibi.

Çelişkilerin en güzeli sevgiliyledir. Çatışmaların en güzeli de onunladır. Karşıtlıkların, yakınlaşmaların, uzaklaşmaların en anlamlısı sevgiliyle yaşanır. Ama en çirkini de onunladır. En kötüsü de sevgiliyle yaşanır, en iyisi de. Ve bu ikisinin arasındaki ölçeğin her noktasında gidip gelen bir yaşamdır sevgiliyle ilişki. En üretken ve en verimsiz anlar da oradan çıkar. Yaşamın sürekliliği, ne tam bir ayrılıkla ne de tam bir birleşmeyle mümkündür; her şey sınırlar ve mesafelerin dansında ortaya çıkar.

İlişkilerde mesafe ve sınırlar ilişkiyi var eder. Bu mesafeler bazen savaşlara, bazen anlaşmalara konu olur. En yakınken bile, iç içeyken bile arada bir mesafe vardır. Bazen aynı evin içinde kilometreler olur, bazen dünyanın öbür ucundayken sıfıra iner mesafeler. İşte bu mesafeleri yeniden yapılandırmak ve sınırları yeniden belirlemek, ilişkinin derinliğini ve kalitesini etkiler. Bu mesafeleri ayarlamanın da bir yolu var; sırası gelince ona bakacağız.

Hayatında hiç sevgilisi olmamış bir insanın bile yaşamını belirleyen asıl unsur yine sevgilidir. Varlığı ya da yokluğuyla, sevgili insanın hayatını şekillendirir. Sevgili her zaman bir insan mıdır? Aslında sevgili, sadece bir insan değil, kişinin kendini adadığı bir amaç, bir tutku, bir yaratım da olabilir. Kimi için işi, sanatı, üretimi sevgilisidir. Yazar için kalemi ve kâğıdı sevgili değil de nedir ki? Ressam için fırçası bazen bir sevgili olur, bazen de sıradan bir araç.

Sevgili kavramıyla yaşanan çelişkili ve çatışmalı ilişkiyi fark eden insan, kâinatın kendisini sevgili olarak görebilir. Yaşamın tamamı bir dans sahnesine dönüşür. Sevgiliyle yaşanan bu dans, hayatın ritmi, uyumu ve çelişkilerinden beslenir; bu dansın tadına varmak, yaşamın anlamına biraz daha yaklaşmaktır.

Çok Yakın Çevre

Sevgilinin çevresinde bir halka daha var: anne, baba, çocuk, kardeş, arkadaş, dost. Roller çoğu zaman iç içe geçer; sevgili arkadaş olabilir, akraba dost. Türkçede "kardeş" kelimesi karındaş anlamına gelir: aynı karından doğanlar. "Arkadaş" ise birbirine arkasını dayayarak dünyanın karşısında ortak bir birlik oluşturanlardır. Birinde yakınlık bize verilir, öbüründe onu biz seçeriz.

Bu çok yakın çevre, çatışmanın en yoğun yaşandığı, bastırdıklarımızın da çoğunun biriktiği yerdir. En çok yatırımı en yakın hak eder, ama çoğu zaman en az yatırım en yakına yapılır. Düşman da yakından çıktığında insanın canını daha çok yakar.

Bastırmanın temel sebeplerinden biri, 'zaten' beklentisidir: "O 'zaten' annem, babam, arkadaşım, eşim, çocuğum, dostum… O yüzden 'zaten' şöyle yapmalı!" Ancak işte bu 'zaten' beklentisi, çatışmaların açıkça ifade edilmemesine ve birikmesine yol açar. Karşı tarafın da birey olduğunu ve onun da farklı ihtiyaç ve bakış açıları olduğunu unuturuz. Ben onlardan neler bekliyorsam, onlar da benden aynısını, hatta belki daha fazlasını bekler.

Onlarla çatışmaktan kaçınmak, uzun vadede ilişkiye zarar verir; çatışma doğaldır ve yapıcı yürütüldüğünde ilişkiyi derinleştirir.

Yakın ilişkilerdeki çatışmalara kör olan, yaşamın kendisine de kördür. Ve bu körlük, yaşamın sert sürprizlerine gebedir. Oysa yakın çevresiyle olan çatışmaların farkında olan ve bu çatışmaları yönetebilen biri, uzak çevresindeki çatışmalar karşısında da güçlü bir zemin üzerinde durur.

Evinde iyi çatışabilen birey, hayata daha hazırlıklı ve uyumludur. Evinde çatışma yaşamayan ya da arkadaşlarıyla zaman zaman hırlaşmayan birinin yaşamı ya biraz eksiktir ya da adı konmamış bir köleliktir. Çünkü çatışmalar, ilişki dinamiklerinin bir parçasıdır ve bu dinamiklerin içindeki bireysel rollerin anlam kazanmasını sağlar.

Birey ve Üst Kuşak

Ölümün yaşamla birlikte geldiğini görmüştük; kuşak demek aynı zamanda ölüm demektir. Her yeni kuşak sahneye çıkarken, bir önceki kuşak, er ya da geç, vedalarını yapar ve dünyadan ayrılır.

Kuşaklar arasındaki çatışmalardan sıkça şikâyet ederiz; ama bu çatışmaların ne kadar derinde, biyolojimizde, kültürümüzde ve yaşam döngümüzde kök saldığını pek düşünmeyiz.

Yürümeye ve kendi işlerini halletmeye başlayan çocuğun, bakım verenine, genellikle annesine, karşı bir tür isyanı başlar. Bu, çocuğun bireyselleşme ve kendini keşfetme sürecinin doğal bir parçasıdır. Ergenlik dönemine girildiğinde ise bu isyan daha derin, daha güçlü bir hâle gelir. Tüm bir kuşağı saran bir dip dalga gibidir ergenlik isyanı. Yeni nesil, biyolojik bir dürtüyle, geçmişe boyun eğmemek ve kendi bağımsız varlığını oluşturmak için mücadeleye girişir.

Biyoloji, her kuşakta yeni bir şans peşindedir. Eski nesle boyun eğerken bir yandan güçlenen yeni kuşak, gücünün ilk belirtileriyle birlikte isyana geçer ve bu isyan kuşaktan kuşağa tekrarlanır.

Kuşakların ardı ardına sıralanmasının, bir öncekinin sahneden çekilmesinin ve yenisinin sahneye çıkmasının özünde, bu çatışma ve karşıtlık yatar. Her kuşak, kendi yolunu açarken gerektiğinde bir önceki kuşağın izlerini de siler, bu da nesiller arası çelişki ve karşıtlığın ana kaynağıdır.

Benzerlik ölçeğiyle bakarsak, kuşaklar tipik benzer benzemezlerdir: aynı evin dilini konuşur, dünyaya farklı hükümlerle bakarlar.

Birey ve Sonraki Kuşak

Biz öleceğiz, onlar kalacak. Sonra onlar da ölecek, yerlerini yenileri alacak.

Her yeni kuşağın varlığı, sadece bireylerin değil, kültürün de yeni bir yüzünü yaratmak anlamına gelir. Bir sonraki kuşağı dünyaya getirdiğimizde, yalnızca yeni bireyler değil, aynı zamanda kendi dünyalarını ve değerlerini inşa edecek olan yeni bir kültürel cephe doğururuz. Bu yeni nesil, isyan edecek, kendi yolunu çizecek ve kendi dünyasını yaratacak. Bizler, önceki kuşak olarak belki biraz değişir ve dönüşürüz, ama yeni kuşak en baştan itibaren farklı olmak için vardır.

Onlar, bizim kültürümüzü olduğu gibi almazlar. Yalnızca kendi kültürlerini oluştururken, bizimkinden parçalar ödünç alırlar. Eskiyi reddetmek ve yeniye adım atmak, onların varoluşunun doğal bir parçasıdır. Bu döngü, her nesil için yeniden doğan bir süreçtir.

Mağlup olmanın en güzel ve sevimli hâli, yeni nesle mağlup olmaktır. Elbette bu, biraz hüzünlüdür de. Onların ilk 'ınga'sı belki bizim günümüzün ikindi ezanıdır. Ancak unutulmamalı ki, bazı ikindiler, akşamlar, geceler gayet uzun olabilir. Yeni nesiller gelirken eski nesiller hemen sahneden çekilmek zorunda değildir; yeter ki onları kendi kâinatımızın yörüngesine çekmeye kalkmayalım. Yine de artık bu dünyanın onların dünyası olduğunu bilerek misafirliğimizin tadını çıkarmakla yetinmek iyisidir.

Nesiller boyu süren bu devridaim, hayatın kendisidir; yenilenme ve değişimin sonsuz döngüsüdür.

Yakın Çevre

Çok yakın çevreyle iç içe geçmiş ama biraz daha geniş bir alanı kapsayan bir diğer katman ise yakın çevredir. Yakın çevremizde de karşıtlıklar ve çatışmalar eksik olmaz. Bu çevre, bizimle daha dolaylı ilişkide olan insanları kapsar: çok yakın çalışmadığımız iş arkadaşlarımız, komşularımız, sosyal çevremiz ve toplumsal örgütlerdeki insanlar gibi. Yaşamımız, bu yakın çevreye sık sık dokunur ve burada da çeşitli çatışmalarla yüzleşiriz.

Bu halkadaki çatışmalar, genellikle farklı değerler, öncelikler ve beklentiler etrafında şekillenir. İş hayatında, birimler arası anlaşmazlıklar veya hiyerarşik gerilimler ortaya çıkabilir.

Bu halkada benzerlik ölçeği de genişler: iş arkadaşları, komşular, aynı dernekteki tanıdıklar çoğu zaman benzerlikleri giderek azalan benzer benzemezlerdir; bizi besleyen fikir alışverişlerinin çoğu da buradan çıkar.

Çok yakından yakına genişleyen bu halkaların her birinde aynı "zaten" sessizce çalışır. Adını koyduğumuzda çatışma konuşulabilir hâle gelir.

Anne ve Baba Olmak

İlişkilerimiz sadece insanlarla değil. Yaşamımızdaki işler, hevesler, hobiler ve daha pek çok şeyle de ilişkilerimiz var. Şimdiye kadar çatışmada karşımızda kimin durduğuna baktık; şimdi kendimizin hangi yanıyla orada durduğumuza bakalım. Yaşamımızda etkileştiğimiz şeylerle çatıştığımızda ya da yaşamımızın unsurları birbirleriyle çatıştığında, hangi yönümüzle hangi rolü oynadığımızı görebilmek, çözümleme için önemli olacaktır. Çeşit çeşit rolü sırayla ya da aynı anda, farklı parçalarımızla üstlenebiliriz.

Rol çoktur. En eskisinden başlayalım: anne ve baba olmak. Yalnızca biyolojik anlamıyla değil. Mecazi anlamda hepimiz bir yönüyle hem anneyiz hem baba; kadın da erkek de, çocuğu olan da olmayan da.

Anne, dışarıdan bir şey alır, kendisinden olanla birleştirir, içinde besler ve dünyaya getirir. Her insan bu yaratıcı çevrimin bir parçasıdır. Sadece çocuk değil, fikirler, eserler, kitaplar, tasarımlar ve sayısız başka şeyler de doğururuz. Yaratım sadece fiziksel değildir; zihinsel ve ruhsal bir süreçtir.

Annelikte dışarıdan aldığımız şeyler çoğu zaman karşıtlık ve çatışma unsurları taşır. Aldığımız her şeyi bir yaratım sürecine dönüştüremeyiz. Onları süzer, eleştirir ve yeniden şekillendiririz. Ancak bazı tohumlar içimizde kök salarak bir iç üretim sürecini başlatır. Bu noktada, içimizde bizimle birlikte var olan ama tamamen bize ait olmayan bir şey vardır.

İçimizde gelişen bir fikir ya da tasarı bazen bizi zorlar, hatta yorar. Çoğu zaman ise hayata geçecek bir şeydir: bir eser, bir kitap, bir proje. Bazen de özümüzle uyumlu olmadığını fark ederiz; o zaman onu yeniden ele alır, rafine eder ya da bir kenara bırakırız. Yaşamla uyumlu olanları ise yaratımlarımız olarak dünyaya getiririz.

Baba ise yaratım sürecini mümkün kılan girdiyi sağlar. Babalık, süreçleri başlatmak ya da devam eden bir sürece çeşitlilik katacak katkılar sunmaktır. Birine verdiğimiz destek, ilham ya da öneri, bir fikrin ya da projenin gelişimine yaptığımız katkı, babalık rolümüzdendir.

Babalığın çatışması annelikten farklıdır. Annelik yanımız, içinde taşıdığı ve tam olarak kendisine ait olmayan şeyle çatışır. Babalık yanımız ise verdiği şeyin artık elinde olmadığını kabul etmek zorundadır: Kendinden alınan büyütülür, işlenir, başka bir şeye dönüşür. Onu kontrol edemeyiz, ancak etkileyebiliriz; gerisi kabuldür.

Yaratım ve etki döngülerinde hem annelik hem de babalık rollerini üstleniriz. Ürettiklerimizi besler, büyütür ve sonunda dünyaya teslim ederiz.

Çalışan

Anne ve baba olmak en eski rollerimizdendi; çalışan olmak ise, en azından maaşı ve mesaisiyle, çok daha yeni. İster maaşlı ve mesaili bir işte çalışalım, ister kendi işimizi yapalım ya da çocuklara ve yaşlılara bakım verelim; 'çalışan' kimliğimiz, hayatımızın çok önemli bir parçasıdır. Temelde, emek verdiğimiz belirli alanlar vardır ve bu alanlarda üstlendiğimiz rol 'çalışan'dır. Çalışmak, yalnızca maddi kazanç elde etmek değil, aynı zamanda kişisel gelişim ve topluma katkı sağlamak için de bir araçtır. Ancak çalışan olmanın riskleri de vardır.

Bu risklerin başında alışılmış kalıplara kapılıp gidivermek gelir: Sık sık yaptığımız işlerin bir süre sonra farkına bile varmamaya başlarız. Bir iş artık o kadar alışkanlık hâline gelir ki, üzerine hiç düşünmeyiz. Bu noktada, çelişkiler ve çatışmalar gözden kaçar; çünkü işin rutinliği içinde, sorunları görmek ve çözmekten uzaklaşırız. Oysa çelişki ve çatışma, gelişimin, dönüşümün kaynağıdır. Yaparken düşünmeyi bıraktığımız işlerde bu dinamik genelde kaybolur ve hayatımız durağanlaşır.

Hayatımızın büyük bir kısmı çalışarak geçer. Çalışmada uyuştuğumuzda, yani yaptığımız işlerde heyecanımızı ve farkındalığımızı kaybettiğimizde, yaşamımız da uyuşmuş demektir. Çalışmada canlandığımızda ise yaşamımız da can bulur; işimize olan bağlılık, hayatımıza yansır. Bu nedenle, çalışırken yapıp ettiklerimizin, seçimlerimizin farkında olmak, çelişkileri ve çatışmaları görmek ve onlarla yüzleşmek, hem kişisel hem de profesyonel hayatımızın canlanmasını sağlar.

İşveren

Hepimiz birer çalışanız, ama aynı zamanda hepimiz birer işvereniz de. Bu tıpkı hem anne hem de baba olmamız gibidir; çünkü yaşamda sadece çalışan olmakla kalmayız, aynı zamanda başkalarına işler de veririz. Onları yönlendirir, onlara yol gösteririz.

İşvereni burada da geniş, mecazi anlamıyla alıyoruz: başkasına iş gördüren herkes. Mesela bir bebek, ağlayarak annesini altının değiştirilmesi için yönlendirir ve bu anlamda 'işveren' rolü üstlenir. Aynı şekilde, bir kişi iş hayatında, bir başkasını yönlendirip sorumluluk verirken işveren rolündedir.

Çalışan olmak, hayatımızda o kadar yaygın ve baskın bir yer kaplar ki, bu rolde alışılmış kalıplara kapılıp gitmek çok kolaydır. Sıklıkla işveren olduğumuzu ise fark etmeyiz bile. Oysa işveren olmak, kendi içinde derin çelişkiler ve çatışmalar barındıran bir rol olabilir. Bir başkasına iş yaptırmak, doğrudan bir çatışma alanıdır ve işveren olarak bu çatışmada biz, işin yönlendirici ve sorumluluk verici tarafında, yani talep eden tarafta olabiliriz. Burada da merkez sorusu işler: İş verdiğimiz kişinin merkezine ne kadar giriyoruz? Fazla girdiğimizde ona işle birlikte bir kölelik de vermiş oluruz. Bu rolü fark etmek ve zorluklarıyla yüzleşmek, iş hayatımızı hem kolaylaştırır hem de daha verimli kılar.

Üstelik iç rolleri de unutmamak gerekir. Kendimize karşı da bir yandan işveren, bir yandan çalışan olduğumuz durumlar çoktur. Mesela bir işi belli bir tarihe yetiştirmeye çalışırken işveren yanımız hem tarihi hem işin kalitesini gözeterek çalışan yanımızı işe koşar. Çalışan yanımızsa istenenle yapılabilecek arasında bir orta yol arar; o yol bozulduğunda da işveren yanımıza güzelce karşı çıkmak ister.

Girişimci

Çalışan, kendisine verilen işi yapar. İşveren, ne iş yapılması gerektiğini bilir ve bunu çalışanlarına dağıtır. Ancak bazen ne yapılması gerektiğini kimse bilmez; ortada henüz tanımlanmamış bir ihtiyaç, keşfedilmemiş bir fırsat vardır. İşte böyle anlarda sahneye girişimci rolü çıkar.

Girişimcilik, yeni bir şey yaratmak, bilinmeyeni keşfetmek demektir. Bu yenilik, tamamen orijinal bir icat olabileceği gibi, var olan bir şeyi yeni bir bağlamda uygulamak ya da eskiye taze bir bakış açısı kazandırmak anlamına da gelebilir.

Hayatımızda girişimci olarak hareket ettiğimiz anlar kısa olabilir, ama etkileri uzun sürebilir. Yeni bir şey başlatmak, riski ve ödülü birlikte getirir. Bu yüzden girişimci kimliğimizle karşılaştığımız çelişki ve çatışmalar, çalışan ya da işveren rollerindekilerden farklıdır: Belirsizlikle, riskle ve büyük sorumluluklarla iç içedir. Ortak zeminin henüz olmadığı bir alandır bu; onu çoğu zaman yeni baştan kurmak gerekir. Girişimci yalnızca yeni bir fikir üretmekle kalmaz, onu hayata geçirmek için de mücadele eder. Asıl zorluk, bilinmeyenlerle dolu bir yolda ayakta kalabilmektir.

Ayakta kalabilmek hem cesaret hem sabır ister. Zaman zaman kendi yeteneklerimize ya da fikirlerimize güvenmekte zorlanırız. Ama girişimcilik tam da bu şüphelerin içinden bir yol açmak, belirsizliğin içinden bir gerçeklik yaratmaktır.

Anne ve babadan girişimciye uzanan bu dizi, en eski rolümüzden en yenisine bir yolculuk: içimizde taşıyıp doğurmaktan verilen işi yapmaya, iş vermeye ve henüz olmayan işi kurmaya. Hayatımız boyunca bu rollerin hepsini, çoğu zaman aynı anda üstleniriz.

Yakın Çatışma Cephelerinde Yeni Bir Şey Var mı?

Yakın çevremizle ilişkilerde kontrolümüz dışında gibi görünen birçok etken ve bileşenle karşı karşıya kalırız. Hem dışsal faktörler hem de içsel olarak benimsediğimiz ya da reddettiğimiz roller, kimlikler, bu denklemi daha da karmaşık hâle getirir.

Yakın çevremizle olan hikâyemizin kökeni ne kadar derine iniyor? Bir durumla binlerce nesildir başa çıkıyor olmak ile sadece birkaç nesildir karşı karşıya olmak çok farklı şeylerdir. Derin kökenleri olan çatışmalarımızı yönetme konusunda biyolojimize işlemiş mekanizmalarımız var. Ancak daha yeni ortaya çıkan çatışmalar, örneğin mesainin, maaşın, şirketin getirdiği iş hayatı çatışmaları, elimizdeki biyolojik donanımlarla tam uyum içinde olmayabilir. Bu gibi durumlarda, çoğu zaman İngilizlerin "make do" dediği şeyi yaparız: Eldeki kaynaklarla en uygun çözümü uydururuz.

Yüz binlerce yıldır sevgililerimiz, eşlerimiz, annelerimiz, babalarımız var. Yüz binlerce yıldır çocuk olduk, anne olduk, baba olduk. Yakın dostlarımız, kan kardeşlerimiz ve bazen de en büyük düşmanlarımız hep yakın çevremizden çıktı. Yakın ilişkilerimizi yönetebilmek için beynimizde gelişmiş örüntüler ve yapılandırılmış sistemler var. Beynin gelişimine dair güçlü açıklamalardan ikisi, hareketi ve yakın çevreyle etkileşimleri yönetme ihtiyacıdır.

Bu demek oluyor ki, yakın çevremizdeki çatışmaları ve çelişkileri yönetmek, aslında doğamız gereği, evrimle büyük ölçüde hazırlanmış bir becerimizdir. Ancak, çağımızda bu bile yeterli olmayabiliyor. Çünkü kültürel evrimle hızla değişen dünyamızda, köklü zihinsel modellerimizin artık tam anlamıyla uyum sağlayamadığı bir yaşam düzenindeyiz.

İnsan beyninde çelişki ve çatışmalarla başa çıkma örüntüleri var. Ama bu örüntülerin bir kısmı artık geçerliliğini kaybetmiş durumda. Bir kısmı ise geçerli ama artık daha farklı şekillerde çalışıyor. Mesela besin rejimimizdeki aksamalar ölümümüze sebep olabilir. Ama bizim yüz binlerce yıldır alışık olduğumuz şey, açlıktan ölme riski. Yerleşik kalıplarımız büyük ölçüde bu uçla mücadele etmek üzere yapılanmış durumda. Oysa günümüzde, dünyanın pek çok kısmında açlıktan ölme riskimiz çok az varken aşırı ya da uygunsuz beslenme yüzünden ölme riskimiz kat kat fazla.

Bu yeni durumlarla yüz binlerce yıllık geçmişi olan zihinsel modellerimiz tek başlarına başa çıkamazlar. Onlar hâlâ pek çok köklü yönden geçerliliklerini korusa da, yeni zihinsel modellerimizle özelleştirilmeleri, düzenlenmeleri gerekir.

Eski ve yeni modellerimiz arasında kalıcı bir üstünlük oluşursa yaşamdan koparız. Eski yapının hâkim olduğu bir insan, yazılı kültür, modern teknoloji gibi yeni yapılarla uyum sağlamakta zorlanır. Yazı yalnızca birkaç bin yıllık bir icattır; beynimiz ona göre evrilmedi, onu başka işler için evrilmiş devreleri ödünç alarak öğreniyoruz. Yeni yapının tamamen hâkim olması durumunda ise kimimiz duygularımızı düşünceyle örtmeye alışırız; duyduğumuzu sandığımız şey duygunun kendisi değil, onun hakkındaki fikrimiz olur.

Bu yüzden içimizdeki çok köklü ve görece yeni zihinsel modeller arasındaki çatışmayı çözmeye değil, üretken tutmaya çalışırız. Çatışmayı bir tarafın lehine sürekli çözmek bizi yaşamdan koparır; canlı tutmak, taraflar arasında üretken bir gerilim yaratmak ise yaşama bağlar.

Özellikle yakın çevremizde teknolojinin getirdiği yeni durumlarla karşı karşıya kaldığımızda, yeni zihinsel modellerimizi çok daha fazla devreye sokmamız gerekir. Ancak yüz binlerce yıllık insan ilişkileri olan aşklar, aile kurmak gibi konularda, köklü zihinsel modellerimizin rehberliğini göz ardı edersek, ağır bedeller öderiz.

Gerçi aşkta ve ailede bile dijital dünyanın etkisi artık büyük; bu yüzden eskiyle yeniyi ayırmamızın bir basitleştirme olduğunu hatırlatalım. Zihinsel modellerimiz iç içe, karmaşık bir yapı içinde etkileşerek çalışır. Bize düşen, her şeyi anlamak ya da her şeyi düzeltmek değil, bilinç düzeyinde farkındalık ve müdahale gerektiren durumlarda gereğini yapmaktan ibarettir.

*

Yakın cephelerin haritası elimizde. Her birinde aynı soru işe yarıyor: Bu cephede merkezimde mi duruyorum, yoksa karşımdakinin çekimine mi kapıldım? Biyolojimizin verdiği alet kutusu eski cephelerde iyi iş görüyor, yenilerinde zorlanıyor.

Üstelik yüzünü tanıdığımız insanların ötesinde, yüzünü hiç görmediğimiz bir toplum var. Biyolojimiz ona çok daha az hazırlıklı; orada her birimiz haritası olmayan bir sınırda yol arıyoruz.


← Başkasıyla Karşılaşmak  |  İçindekiler  |  Toplumun Katmanlarını Okumak →

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-44). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.