Çelişki ve Çatışma Yaşamdır — paylaşım kartı

Toplumun Katmanlarını Okumak

Çelişki ve Çatışma Yaşamdır · Dördüncü Kısım: Toplumda Çatışma · Sayfa 13/28


Haritası olmayan yerde ilk iş haritayı çıkarmaktır. Toplumun katları var: yakın, orta ve uzak. Yakın toplumu az önce dolaştık; yüzünü tanıdığımız halkalar onlar, iş arkadaşı da komşu da yüzünü tanıdığımız sürece oradadır. Fiziksel yakınlık bu halkaya girmeye yetmeyebilir; doğrudan etkileşim ve onun sürmesi daha önemlidir.

Ötesinde yüzler silinmeye başlar. Yerleşik hayatla doğan mahalle, kasaba, okul, iş yeri gibi yapılar orta toplumdur. Uzak toplum ise yüzünü hiç görmediğimiz milyonlarla, ulusla ve dijital dünyayla kurduğumuz ilişkidir. Yakın toplumun ötesindeki her şeye birlikte büyük toplum diyebiliriz.

Baskının hangi kattan geldiğini ayırt edemediğimizde hissettiğimiz şey, yönü de kökeni de belirsiz, nasıl başa çıkılacağı bilinmeyen büyük bir ağırlıktır. Ayrıştırmak yolu açmaya başlar.

Büyük Toplum ve Birey

Büyük toplum olarak kavramsallaştırdığımız şeyin bugün ulaştığı etki gücü, tarihsel olarak çok yenidir. İnsanlık, on binlerce yıl boyunca küçük gruplar hâlinde yaşamıştır; birlikte dolaşılan çekirdek birkaç düzine kişiydi, herkesin herkesi tanıdığı ağ ise nadiren yüz elli kişiyi aşardı. Yazılı kültür, modern devlet yapıları ve ulus kavramı bu dönemin çok sonrasında ortaya çıktı. Yine karınca kolonilerine bakalım; milyonlarca karınca aynı kolonide yaşar, ama kolonileri birbirine bağlayan bir kurum, bir anlaşma, ortak bir hikâye, çok dolaylı olanlar dışında, pek yoktur. İnsanlar da uzun süre, yalnızca yakın çevresiyle iletişimde olan küçük topluluklarda yaşadılar.

Yazının icadı ve kültürel evrim, insanı bambaşka bir sosyal yapının içine soktu. Artık uluslar, dinî topluluklar ve etnik gruplar gibi büyük kolektif kimliklerle etkileşim hâlindeyiz. Fakat büyük toplum, insan biyolojisine tam anlamıyla uyumlu bir yapı değil. Çünkü biyolojik olarak, küçük gruplar ve yakın çevreyle etkileşim kurmaya daha uygunuz. Ancak devletler, şirketler, medya ve bürokratik yapılar, bireyi daha geniş toplumsal ağlara çekiyor.

Kurumsal din, ulus, vatan, para ve şirketler kültürel kurgular üzerine inşa edilmiş yeni yapılar. Özellikle medya ve kültürel figürler, bu büyük toplumu şekillendirmede büyük rol oynuyor. Medya, bir yandan toplumu birleştirirken, bir yandan da büyük çatışma alanları yaratıyor. Ünlülerin ve popüler kültür unsurlarının birey üzerindeki etkisi, toplumsal algılarımızı ve çatışmaları hızla dönüştürüyor.

Eğitim, bireyi büyük topluma hazırlayan bir araç olarak görülür. Ancak modern eğitim sistemleri, bireyin kendisini bulmasından çok, onu büyük toplumsal yapılara uyum sağlamaya yönlendiriyor. Örgün eğitim ve akademik çevreler, bu büyük toplumda bir rehber görevi görüyor. Fakat bazen bu rehberlik, bireyin özgünlüğünü kaybetmesine neden olabiliyor.

Büyük toplum, insan yaşamının her alanına nüfuz etmiş durumda. Bu yapının etkisi büyüdükçe çatışmalar ve çelişkiler de çoğalıyor. Yasal yapılar, medya, kolektif kimlikler ve eğitim gibi büyük toplumun temel taşları, bireyi hem koruyor hem de bazen kendi lehine olmayan şekillerde dönüştürüyor. Bu yapının içinde kendi yerimizi bulup koruyamazsak, çatışmaların ortasında sağlam duramayız.

Ve şimdi bir de yapay zekâ var. Bu yeni güç, bireyden yakın çevreye, oradan büyük topluma kadar her katta etkisini göstermeye başladı. Üretkenliğimizi artırabilir, toplumla etkileşimimizi hızlandırabilir, sosyal yapılarla ilişkimizi yeniden tanımlayabilir. Ama hangi yöne evrileceğini, nasıl kullanılacağını henüz kestiremiyoruz. Kestirebildiğimiz bir şey var: Çatışmaların doğasını da toplumun yapısını da kökten değiştirebilecek bir güç bu.

Yakın Toplum Çatışmaları

Yakın ilişkilerimiz az sayıda kişiyi ilgilendirir gibi görünse de aslında oldukça karmaşıktır. Şimdilik on bin yıl önce yaşıyormuşuz gibi varsayalım; yakın ilişkilerimiz orta ve uzak toplumdan pek etkilenmiyor olsun. Yine de başa çıkılması zor bir durumla karşı karşıyayız. Beyinler, hareket etme ihtiyacıyla gelişti. Ama insan beyninin bu kadar karmaşıklaşmasını pek çok bilim insanı başka bir şeye bağlıyor: o zamanki hâliyle bile karmaşık olan sosyal ilişkilerimize. Peki bu ilişkileri bu kadar karmaşık yapan ne?

Ben bir tek kişi değilim. Yakın ilişkide olduğum herkesin zihninde, benden esinlenilmiş ama aslında tamamen o kişinin yarattığı bir avatar var. Aynı şekilde, benim de zihnimde yakın ilişkide olduğum her kişiye ilişkin birer avatar var. Bu avatarların esin kaynağı o insanlar olsa da, avatarlar aslında benim zihinsel yaratımlarım. Yani her birimiz zihnimizde bir meclis gibi yaşıyoruz. Kafamızın içinde bile yalnız değiliz.

Üstelik bu avatarlar sadece yakın çevremizdeki kişilere ilişkin değil. Kendi rollerimize ilişkin de sayısız avatarımız var. Anne, baba, sevgili ya da arkadaş olmanın birçok farklı yönünü temsil eden roller zihnimizde yer alıyor: fedakâr, eğitici, cezalandırıcı, destekleyici, oyuncu ya da yasaklayıcı anne ve baba gibi. Peki, kafamızın içinde bu kadar çok rol ve avatarın olduğu bir dünyada yaşamımızı nasıl sürdürebiliriz?

Aslında bu iş o kadar da zor değil. Çünkü milyonlarca yıldır bunu yapıyoruz. Beynimiz, evrimsel süreçte bu karmaşıklığı yönetebilme becerisiyle donandı. Yakın ilişkilerimizde hissettiğimiz duygulara duyarlı olduğumuzda, bu ilişkiler kendilerini doğal bir şekilde yönetiyorlar. Yani duygusal farkındalık, bu karmaşanın ortasında bizi yönlendiren bir pusula görevi görüyor.

Ancak unutmayalım ki on bin yıl önce de yaşamıyoruz. Günümüzde orta ve uzak toplum, yakın ilişkilerimiz üzerinde büyük bir etkiye sahip. İş hayatı gibi orta düzeydeki ilişkiler, vatandaşlık veya dijital dünyadaki etkileşimler gibi uzak ilişkiler, bizim yakın ilişkilerimiz için kritik olan iç kaynaklarımızı kullanmaya çalışıyor. Bu ilişkiler, pusulamızı kendi çıkarlarına göre çevirmeye çalışıyor.

Yakın ilişkilerim için önemli olan bir şeye odaklanıp ona yönelik bir üretim yapmak bireysel mutluluğum için yaşamsal. Ancak şirketler, devletler ve dijital yapılar, benim neyi sevip neye odaklandığımı kontrol altına almak istiyorlar. Sevdiğim şeyleri yönlendirmeye çalışıyorlar. Yüz binlerce yıldır bizi yakın ilişkilerimiz içinde yönlendiren pusulanın iğnesiyle oynuyorlar. Bu, günümüz şartlarında beklenen bir şey. Bizim işimizse pusulamız üzerindeki hâkimiyetimizi korumak.

Orta Toplum Çatışmaları

Yakın toplumun çatışmalarını tartışırken bile orta toplumun, hatta uzak toplumun etkilerine değinmek zorunda kaldık. Orta toplumla kastettiğim toplumsal yapılar, yerleşik hayata geçip daha büyük insan toplulukları oluşturmamızla ortaya çıktı. Bu, Bereketli Hilal'de yaklaşık on bin yıl önce başlayan ve üç bin yıla yayılan bir süreçti. Bu tarih bize, orta toplumun doğrudan biyolojik evrimle şekillenmediğini gösteriyor. Bu yapılar kültürel evrimin ve sosyal düzenlemelerin ürünüdür.

Orta toplum, zihnimizde yakın ilişkiler için oluşmuş kalıplara yaslanarak işler. Biyolojik evrim, küçük topluluklarda güven ve dayanışma sağlayan sosyal bağlar geliştirdi; orta toplum bu bağları kültürel olarak ödünç aldı. "Devlet baba" ve "ana vatan" bunun tanıdık iki örneği.

Devlet, yaklaşık beş bin yıl önce gelişmiş örneklerini göstermeye başladı. O günden beri hükümdar ve devlet, bireyin içgüdüsel olarak aşina olduğu "baba" figürüyle özdeşleştirilir; bizdeki "devlet baba" deyimi bu çok eski kalıbın yakın bir torunu. Biyolojik kökü olan bir ilişki, babalık, burada sosyal ve kültürel bir metafora dönüşür.

Aynı şekilde, "ana vatan" kavramı da yerleşik hayattan önce yoktu. Avcı toplayıcı yaşam tarzında insanlar toprakla etkileşim içindeydi ve yaşadıkları yerlere aidiyet duyuyorlardı; ama sürekli hareket hâlinde oldukları için aşırı savunma refleksleri sınırlı kaldı. Hiç görmediği milyonlarla paylaştığı soyut bir vatan uğruna canını vermek ise o dünyada karşılığı olmayan bir fikirdi. Yerleşik düzenin gelişmesiyle birlikte, toprak ve vatan kavramları, bireyin aidiyet hisleriyle birleşerek daha büyük güç kazandı.

Bakalım orta toplumun devraldığı ama kökenleri çok daha eskilere dayanan mekanizmalar nasıl işliyor. İki örneğiyle görelim: "ne derler" etkisi ve mahalle baskısı.

Ne Derler Etkisi

İnsanın geçmişteki daha küçük topluluk yapısında "ne derler" etkisi hayli baskındı ama bugünden farklı olarak çok daha okunabilirdi. Yüz elli-iki yüz kişilik bir toplulukta yaşadığımızı, komşu topluluklara evlilik ve ziyaretlerle bağlı olduğumuzu düşünelim. Topluluk içinde bir yerimiz vardır ve davranışlarımız topluluğun yaşamda kalmasını doğrudan etkiler. "Ne derler" diye düşündüğümüz kişiler, hayatımızı yakından paylaştığımız, çoğu zaman akraba ya da hısım olan insanlardır. Neredeyse her biri bizim yaşamda kalmamızı etkiler, biz de onlarınkini. Her birinin yüzünü bilir, onlarla çeşitli seviyelerde etkileşimde bulunuruz. Bu insanların ne diyeceğine önem vermemiz doğal yaşamla uyumludur. Ne diyeceklerini tahmin etmek kolaydır, çünkü onları iyi tanırız; yanıldığımızda da asıl tepkilerini gözlemleyerek yaklaşımımızı ayarlayabiliriz. Ve bu insanlarla tartışmak, kavga etmek ya da söz dalaşına girmek mümkündür; hepsi gerçek etkileşimde bulunduğumuz, somut insanlardır.

Orta toplumda ise "ne derler" çok daha soyut ve korkutucu hâle gelir. Soru, nesnesi olmayan bir kaygıya dönüşür. Kim der? Kim ne der? Başa çıkamayacağımız kadar büyük bir toplulukta, belirli bir grup insanın ne diyeceğini tahmin etmek artık çok daha zordur. Üstelik "ne derler" derken kimleri kastettiğimiz çoğu zaman belli bile değildir. Kim olduğunu bilmediğimiz veya bilsek bile tanımadığımız kişilere yakayı kaptırmış oluruz.

Annem ne der, kardeşim ne der, eşim ne der, çocuğum ne der? Bu sorularla başa çıkılabilir, çünkü aktörleri bellidir ve bu kişilerle sağlıklı bir şekilde tartışabiliriz. Ama çocuğumuzu 30 kişilik bir sınıfa gönderdiğimizde, sınıf arkadaşları, onların ebeveynleri, öğretmenler ve okul görevlilerinin ne diyeceğini kafaya çok takıyorsak, işte bu bir sorun hâline gelir. Bu insanların kaçıyla anlamlı bir ilişkimiz var? 90 kişiden belki 10'unun ismini biliriz, ama onlarla bile büyük olasılıkla sadece yüzeysel bir bağ kurmuşuzdur. Bu artık birebir ilişkilerin ötesinde, soyut ve belirsiz bir baskıdır.

Biyolojik evrimin bize verdiği donanım, bu soruyu küçük topluluklarda cevaplanabilir ve yönetilebilir kılıyordu. Yerleşik hayatla birlikte toplumlar büyüdükçe soru, kimliğimizi ve özgürlüğümüzü sıkıştıran bir mengeneye dönüştü. "Ne derler"e karşı bir dereceye kadar aldırışsızlık geliştirmemiş bir bireyin modern toplumdaki yaşamı gerçekten bir cehennem olabilir.

Yine de unutmayalım, büyük toplumla da yaşamsal ilişkilerimiz var. Artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, yeryüzünün öbür ucundaki birkaç insanın yaptığı bir şey bile bizi öldürebilir ya da ölümden kurtarabilir. Bu yüzden tanımadığımız insanların bize nasıl baktığı, yani "ne derler" sorusu, hâlâ önemli ve değerlidir. Ama bu soruyla biyolojik araçlarımızla başa çıkamayız. Kültürel evrimin yarattığı bir toplumda yaşıyoruz; cevabı da kültürel evrimle geliştirdiğimiz yönlerimizde aramalı, bu yönler yetmiyorsa onları geliştirmeliyiz.

"Ne derler"in bize iyi gelen ölçüsünü her birimiz kendimiz bulmak durumundayız.

Mahalle Baskısı

Mahalle baskısı, "ne derler" etkisiyle kol kola yürür. Hem biyolojik olarak insana benzeyen hayvan toplulukları üzerinde yapılan çalışmalar hem de küçük ölçekli insan topluluklarına yönelik araştırmalar, bu toplulukların kendi içinde oldukça etkili baskı mekanizmaları geliştirdiğini gösteriyor.

Topluluğa uyum sağlamayan ve sürekli zarar veren birinin, topluluğun tamamı ya da yeterince büyük bir grup tarafından ortak bir kararla ve eylemle öldürülmesi, bu baskının en uç biçimidir. Bir kişiyi tüm topluluğun görmezden gelmesi ya da onu süreli veya süresiz sürgüne göndermesi de bu mekanizmaların parçasıdır. Bunlar uç örnekler; topluluklar tarih boyunca daha küçük ölçekli yüzlerce yöntem kullanmıştır.

Mahalle baskısı binlerce yıl önceki küçük topluluklarda gerekli ve işlevseldi. Baskının aktörleri belliydi, kurallar değişken olsa da görece açıktı ve uygulama doğrudandı. Tehlikeli bir bölgede gece nöbetinde ateşi canlı tutmak ve vahşi hayvanları uzaklaştırmakla sorumlu olan biri, görevini sürekli ihmal ediyorsa, topluluk bu kişiye karşı baskı kurardı. Tehdit gerçektir, anlaşılabilir ve değerlendirilebilirdir. Bu tür durumlarda adil bir karar vermek daha kolaydır, çünkü herkes hemen her şeyi görür; cezayı gerektiren davranışı saklamak neredeyse imkânsızdır. Daha büyük ve hızla değişen toplumlarda ise bu baskı kolayca zorbalığa dönüşür.

Kalabalık toplumlarda, kime, neden ve nasıl mahalle baskısı uygulanacağını belirlemek zorlaşır. Kurallar artık konuşulmaz bile; konuşulduğunda da konuşanlar, geçerliliğini yitirmiş geleneklere sıkı sıkıya bağlı kişilerdir. Burada yasaları ve onların uygulanmasını bir kenara koyabiliriz. Bu, mahalle baskısının değil, kurumsallaşmış yeni yapıların ve uygulamaların işidir; ne kadar etkili ya da adil oldukları başka bir tartışmanın konusu. Yazılı olmayan mahalle baskısı ise onların yanında etkisini sürdürüyor.

Gelişmiş toplumların çoğu yazılı hukuka ve resmî kurumlara sahiptir. Ama yazı yalnızca birkaç bin yıllık bir icattır; bu kurumların pek çoğu ise birkaç yüzyıllık. Buna karşılık, zihinlerimizde ve sosyal yapılarımızda çok daha eski mekanizmalar işlemeye devam eder. Bu, zaman zaman suçsuz insanların utanç ve suçluluk içinde kıvranmasına neden olan toplumsal baskıların temelini oluşturur. Dahası her ölçekteki topluluğun liderleri, yazılı hukukun ötesine geçip mahalle baskısını gayriresmî yönlendirmeler için acımasızca kullanmaya heveslidir.

Bu iki baskıya, "ne derler" ve mahalle baskısına, hem içeriden hem dışarıdan sürekli maruz kalırız. Ne yazık ki çoğu zaman çatışmaların farkında bile olmayız. Büyük zararlar görsek de bu etkilerin üzerimizdeki yıkıcı gücünü kavrayamadan içten içe zedelenir, toplumsal beklentilere boyun eğeriz.

İnsanları "ne derler" ve mahalle baskısının oluşturduğu ikili cendereyle yönetmek, topluluklar ve toplumlar için çok verimli bir yöntemdir. Bu yüzden, derecesi toplumdan topluma değişse de, böyle bir baskıyı kullanmayan tek bir topluluk ya da toplum bulmak zordur.

"Ne derler" sorunu nasıl soyut ve gerçek olmayan bir kaygıya dönüşüyorsa, mahalle baskısı da benzer şekilde işler. Bu durumda insanlar, onları tanımayan, sorumluluk almayan, uzak birileri tarafından baskıya maruz kalırlar. İşkenceci bize eliyle vuruyorsa, en azından hâlimizi görüp insafa gelme ihtimali vardır. İşkence soyutlaşır, zarar uzaktan ve sorumsuzca uygulanırsa işkencecinin uykusu bile kaçmaz.

Bir kişiyi karşısına alıp eliyle öldüremeyecek insanlar, binlercesinin bombardımanlarda ölmesi için rahatlıkla imza atabilir. Çünkü o binlerce insan, imzayı atanlar için yeterince 'gerçek' değildir. Mahalle baskısıyla zorbalığı toplumda yayan gruplar da yaptıkları zulmü doğrudan görmedikleri için ellerini temiz hissedebilirler.

Orta Toplumun Diğer Baskıları

"Ne derler" ve mahalle baskısı, orta toplumun baskılarından yalnızca ikisi. Kökleri aynı geçmişe uzanan ama bugün farklı biçimlerde yaşayan başka çeşitli baskılar da var. Hepsine burada giremeyiz; birkaçını tanımak, ötekileri fark etmeye yetebilir.

Okuldaki akran zorbalığı bunlardan biri. Geçmişte çocuğu çoğu zaman bütün bir topluluk birlikte büyütürdü. Çocuk, her bir bireyin ilgisine ve etkisine belirli ölçüde açıktı. Çok yönlü geri bildirimleri sünger gibi alıp onlara göre karakterini biçimlendiren bir gelişim süreci de bunun doğal bir parçasıydı. Şimdi ise çocuk, kendisini bilip tanıyan ve çeşitli olgunluk seviyelerinde olan bir grup insan yerine, zamanının çoğunu aynı ya da birkaç yaş alt ve üstteki başka çocuklarla geçiriyor.

Karışık yaşlı ve yakın gruplarda büyükler çoğu zaman küçükleri kollar, aradaki sürtüşmeleri çözerdi. Şimdi bu olgun, yönlendirici ve iyi niyetli etkileşimin yerinde, kötü niyetli olmasa bile 'daha iyisini bilemeyen' yoğun bir akran ilişkisi var. Çocuklar aralarındaki etkileşimin doğasını, çoğu zaman onları düzenleyecek bir büyük olmadan ya da yeterince yakın ve sürekli bir ilgi olmadan kendileri kurmaya çalışıyor. Dijital kanallar ise onları çok uzaktan, tamamen başkalarının çıkarına dayalı yönlendirmelere açıyor. Bütün bunlarla baş etmelerinde de kalabalık ve iyi niyetli bir yakın çevre yerine yalnızca anne ve babaları yardımcı olmaya çalışıyor. Akran zorbalığı da yaşanan pek çok zorluk da bu uyumsuzluklardan beslenir.

İş yeri de büyük ölçüde yapay bir kavram. Yapaylığı, iş yapılan bir yer olmasından değil, iş yapılan yerle yaşanan yerin birbirinden ayrılmasından kaynaklanıyor. Aslında iç içe olan işle yaşam, 1 ve 0 tuzağına düşülerek bir makasla ayrılmış iki ayrı yol gibi konumlanıyor. Bu yönüyle modern bir yapı. İş-yaşam dengesi kavramını düşünelim. İş, yaşamdan ayrı bir şey mi ki onunla rekabet edebilsin? Ayrı bir bütünlük mü ki işle yaşamın bir dengesi olabilsin? Ne yazık ki pek çoğumuz işe giderken yaşamından çıkıp başka bir şeye dönüşüyor, yaşamaya dair pek çok işlevini, buna hiç gerek olmadığı hâlde devre dışı bırakıyor.

Bu ayrışmanın içinde baskı, modern çağın sihriyle ahlak kılığına girer. Bize öğretilen iş etiğinin önemli bir kısmı, kölelik ahlakıdır aslında. Bu konuda sömürenlerin imkânları ve kültürel evrime uyumları çok daha yüksektir. O yüzden sömürülenler, kendi sömürülmelerini ahlak kuralına çevirmiş olduklarını bazen fark bile etmezler; yalnızca içlerinde derin bir rahatsızlık hissederler.

Ancak iş etiği kölelik ahlakı olmak zorunda değildir. Kültürel evrimin sunduğu araçlardan yararlanan bir insan, işini ve genel koşullarını değiştirmeden de, bir köle yerine özgür bir birey olarak yaşamanın yollarını bulabilir.

Kapitalist tüketim baskısı ise uzak toplumda üretilir ama bize çoğunlukla orta toplumun üzerinden ulaşır. Reklamı yüzünü hiç görmediğimiz biri yapar; telefonumuzu, arabamızı, çocuğumuzun ayakkabısını ise yan masadaki iş arkadaşına, komşuya, okul kapısındaki öteki velilere bakarak ölçeriz. "Ne derler" burada bir alışveriş listesine dönüşür.

Düğün ve cenaze âdetleri, unvanlar, mesleki görünüş… liste uzayıp gider. Kökte hep aynı donanım çalışır; yakın ilişkiler için gelişmiş bu biyolojik donanım, tanımadığımız kalabalıkların baskısına açık kalır.

Orta Toplumla Nasıl Başa Çıkmalı?

Kültürel evrimin yarattığı toplumsal katmanlarla başa çıkmak için yaşamımıza derinlemesine katılmamız, algılarımızı açmamız ve yine kültürel evrimle geliştirdiğimiz araçları kullanmamız gerekiyor. Orta toplum, yaşamda kalmamız ve gelişmemiz için hayati bir öneme sahip. Yaşam kalitemiz, bu toplumdaki yerimizle ve onunla etkileşimlerimizle doğrudan ilişkilidir.

Bu noktada, çatışmaları muhabbetli bir ortamda yürütebilmek kilit önemdedir. Ama burada bir zorluk var: Orta toplumun kitlesel yapıları sanayi çağında tasarlandı ve günümüzün hızla değişen dünyasına uyum sağlamakta zorlanıyorlar. Okullar, görev tanımları, iş ortamları geçmişin koşullarına göre şekillenmiş durumda; değişime yavaş ve hantal tepki veriyorlar.

Toplum, tek tek bireyler yerine, bireylerin toplamını dikkate alır. Dolayısıyla toplumsal mekanizmalar çağın gereklerine göre dönüşebildiğinde bireylerin yaşamı da iyileşir; ama bu dönüşüm çoğu zaman geriden gelir.

Bu kısmın başında çarkın dişlisiyle sarf malzemesini karşılaştırmıştık: merkezini koruyan dişli bulunduğu yerde işlevini görür, merkezini yitiren harcanıp atılır. Ama dünya hızla değişirken çarklar da, onları taşıyan makineler de, hatta irili ufaklı pek çok sistem kökten yenileniyor. Merkezimizi bir kez kurup dişli olmak yetmiyor; her dönüşümle birlikte, hatta dönüşüm bize ulaşmadan önce tahminler yapıp kendi dönüşüm deneylerimizi yürütmemiz gerekiyor.

Bu koşullarda çatışmaları doğru okuyup kendi çıkarlarımızı kendimiz gözetmek zorundayız. Toplumun sunduğu fırsatlardan yararlanmayı ve tehditlerinden korunmayı bir beceri olarak ne kadar iyi öğrenirsek, o kadar sağlıklı ve kaliteli bir yaşam süreriz.

Beliren Uzak Toplum ve Onunla Başa Çıkmak

Çevrimin başında uzak toplumu, yüzünü hiç görmediğimiz milyonlarla, ulusla ve dijital dünyayla kurduğumuz ilişki diye tanımlamıştık. Uzak toplum biyolojimizde yok. Köyden daha büyük yerleşik yaşam, doğal biyolojimizle pek de uyumlu değil.

Beş bin kişilik bir kasabada yaşamak bile biyolojik uyum açısından zorlayıcı. Ancak kültürel evrim ve onun getirdiği, öğrenip kullanabildiğimiz araçlar sayesinde bu uyumsuzluğu aşabiliyoruz.

Yerleşik yaşamın, yazılı kültürün, sanayi toplumunun ve dijital toplumun çatışmaları… Hepsi de kuralları netleşmemiş, tarafları belirginleşmemiş çatışmalar. Bu çatışmalar insafsız, ölümcül ve çoğu zaman kuralsız. Küçük gruplarda şiddetin de faili, sebebi belliydi. Toplum büyüdükçe, orta ve uzak toplum ortaya çıktıkça şiddet yüzünü kaybetti. Mahalle baskısını konuşurken binlerce insanın ölümüne imza atan eli görmüştük; uzak toplumda o el daha da uzaklaşır, imza ile ölüm arasına kıtalar girer.

Kültürel evrimde toplum ve birey adeta düşman kardeşler gibi evrimleşiyor. Bir yandan birbirine bağımlılar, diğer yandan sürekli çatışma hâlindeler.

Toplum, az sayıda uyanık ve çok sayıda uyuşmuş birey ister. Az sayıda insanı lider ve yönetici olarak yetiştirirken, geri kalanını seçilmiş bazı konularda yarı uyanık, diğerlerinde ise uyuşmuş bir hâlde tutmak toplumun işine geliyor. Koloni hâlinde yaşamanın en kolay yolu budur. Toplum, ihtiyaç duyduğu belirli rolleri tanımlayıp bireyleri bu rollere göre şekillendirmek zorundadır. Birey ise yaşamda kalabilmek için topluma belirli bir uyum sağlamak zorundadır. Ancak bu roller, bir karıncadaki gibi büyük ölçüde biyolojik olarak kodlanmış değildir; daha çok kültürel evrimle biçimlendirilir. Büyük toplumu konuşurken baktığımız karınca kolonisiyle aramızdaki fark da burada; o farka özdeğeri konuşurken yeniden döneceğiz.

Toplum, beni doğamda olmayan ama kültürel evrimle oluşturulmuş rollere zorlar. Yakın cephelerde iş rollerini konuşurken bunun ilk örneklerini görmüştük: çalışan, işveren, girişimci. Akıllı olursam, hem kendimin hem de toplumun aynı anda çıkarına olan rolleri tanıyıp onlara doğru konumlanabilirim.

Orta toplumun on bin yıllık, bugünkü biçimiyle uzak toplumun yalnızca birkaç yüz yıllık, dijital toplumun ise birkaç on yıllık bir geçmişi var. Hepsi hâlâ oturmamış, dinamik, kaynayan ortamlar. Eğer bu çelişki ve çatışmaları görüp doğru konumlanabilirsem, bu kazan benim için kaynayan bir bereket kazanı olabilir. Yapamazsam ise ne yazık ki bu kazanda kaynayan, canlı canlı lokma olan ben olurum. Bu kazanda, dijital dünyanın sınırsızca genişlettiği etki alanı da dahil, neyi kontrol edebileceğimizi, neyi ancak etkileyebileceğimizi, neyi kabul etmemiz gerektiğini bu kısmın son iki çevriminde ele alacağız.

İnsan Olmak: Çelişkiler ve Yaratımlar

Ayılar, bir ayı olmanın anlamını sorgulamaz. Kelebekler, filler, sivrisinekler, tüm hayvanlar gibi çevresel değişikliklere uyum sağlamak için öğrenirler, ancak kültürel dönüşümleri oldukça sınırlıdır. Biyolojik süreçlerle yavaşça evrilirler ve evrim hızları yetersiz kaldığında yok olma tehlikesiyle karşılaşırlar.

İnsanlar ise, varoluşlarının anlamını ve insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulama yeteneğine sahiptir. Sorgulamanın ötesinde, bakış açılarını değiştirebilir ve bu doğrultuda davranışlarını dönüştürebilirler. Üstelik bunu nesiller boyunca yapabildikleri gibi, tek bir ömür içinde bile büyük dönüşümler geçirebilirler. Sabit kalıplarla sınırlı olmama özgürlüğü, bizi sürekli olarak derin çelişkiler ve çatışmalar içinde bırakır.

Kültürel evrim sayesinde insan, bir taş gibi katı değil, yoğrulabilen bir hamur gibidir. Ama biz akıllı bir hamuruz. Kendi kendimizi de belirli ölçüde şekillendirebilme yeteneğimiz var.

Biz, yaratılışının önemli bir kısmı kendi ellerine bırakılmış varlıklarız. Bu özgürlükle, kendimizi en karanlık kederlerin derinliklerinden en coşkulu yaşam sevinci zirvelerine kadar sürekli bir salınım hâlinde buluruz. Bir an acının gölgesinde kendimizi kahrederken, bir sonraki an yaşamın taşkın coşkusuyla dolup taşarız. Daha önce yaşamın sarkaç değil salıncak olduğunu söylemiştik; insan olmak, o salıncakta kendi elimizle sallanmak demek.

İnsan, yalnızca doğanın bir parçası değil, aynı zamanda kendi dünyasının da yaratıcısıdır. Sınır tanımayan kendini yeniden yaratma yeteneğimiz, bizi diğer canlılardan ayıran önemli özelliklerden biridir. Bu yetenek bir yük de getirir: Sürekli değişen, katman katman bir toplumda kendimizi durmadan yeniden tanımlamak ve yaratmak. Biraz önce çarkın dişlisi için söylediğimiz, insan olmanın kendisi için de geçerli.

*

Üzerimdeki baskı hangi kattan geliyor: yakın toplumdan mı, orta toplumdan mı, uzak toplumdan mı? Yakın toplumu biyolojimizle taşıyoruz, orta ve uzak toplumu kültürün verdiği araçlarla. "Ne derler" de mahalle baskısı da bir zamanlar küçük topluluklarda işe yarayan araçlardı; ölçek büyüyünce yüzü olmayan bir baskıya dönüştüler.

Peki bu katlar en çok nerelerden bize saldırıyor?


Bu çevrimde anlatılanı denemek için: Kimin? →

← Yakın Cephelerde Çatışmak  |  İçindekiler  |  Üç Derdi Toplumda Okumak →

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-44). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.