Çelişki ve Çatışma Yaşamdır · Beşinci Kısım: Bütünleşik Model · Sayfa 21/28
Merkezde duranı anlamak için önce biraz uzaklaşalım.
Kitap boyunca modeller konuştuk, hatta modellemenin kendisi üzerinde bile durduk. Ayrıştırdık, parçaladık, indirgedik; ama bir yandan da indirgediklerimizi bütünleştirmeye çalıştık. Boyumuzdan büyük işlere girişen canlılarız biz; yaşamı sorgulayan yaşamlar, varlığı inceleyen varlıklarız. Kâinatın, varlığın kendine baktığı gözler, kendini dinlediği kulaklar, kendini incelediği bilinçleriz. Bir parça olarak diğer parçalara bakıyoruz, ama aslında bütünün bir parçası olarak bütünün kendisine bakıyoruz.
Yaşamın katlarının iç içe olduğunu görmüştük; her şey bir ağ gibi birbirine bağlıdır. Neyi üste koysak, başka bir yerden bakınca altta, sağda, solda, içeride ya da dışarıda da durur.
Parmakları birbirinden ayrıştırarak yetkinleştiririz, ama nihayetinde hepsi el kökünde birleşir. Sağ el ve sol el ayrı oldukları için üstün nitelikli işler yapabilirler, ancak nihayetinde gövde ve beyinde birleşirler.
Gece gökyüzüne baktığımızda, sayısız yıldızın arasında, milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiden gelen fotonları görebiliriz. Bu fotonlar, milyonlarca yıl süren bir yolculuğun ardından sonunda gözümüze ulaşır. Geldikleri galaksi o kadar uzaktadır ki, onu yalnızca bir ışık noktası olarak, evrenin enginliği içinde sayısız yıldızdan biri gibi algılarız. Koca bir galaksi, gözümüzde bir noktaya iner.
Bilincin mantık ameliyat masasına koca bir kâinat nasıl sığsın? O yüzden ayrıştırırız. Bilinçler birbirini anlayabilsin diye indirgemeci diller, sınırları belli kavramlar ve isimler icat etmişiz; sanki varlıkları gerçekten sınırlandırabilirmişiz gibi.
Ama biz sadece bilinçten ibaret değiliz. Ben dediğimiz şey bir koleksiyon; bilincim, iç bilinçlerim, bakteri floram, giydiğim giysiler, kullandığım araçlar, bindiğim araba… Sevdiklerim, sinir olduklarım, yakın çevremdeki ve uzak çevremdeki insanlar ve canlılar… Bedenimizdeki hücrelerin aşağı yukarı yarısı insan değil, ama onlarla olağanüstü bir simbiyoz içinde yaşıyoruz. Bende kâinat var, çünkü kâinatın her zerresi bir yandan kâinattır. Hiçbir parça kâinatın bütününden ayrık değildir.
O hâlde, şimdi sona doğru; parçaladıklarımızı, ayrıştırdıklarımızı yeniden bütünleştirelim.
Bir Soğan Olarak Benlik
Benlik dediğimiz şey, katman katman bir koleksiyon. Tıpkı dünyanın katmanları gibi.
Ay nasıl dünyanın etrafında dönüyorsa, ben de dünyanın merkezi etrafında dönüyorum; Everest Dağı, ABD, Anadolu toprakları, sevdiğim aile bireylerim ve dostlarım, canlılar ve cansız varlıklar da öyle. Ama yüzeyde kalmayalım. Biraz daha derinlere, yerin altına inelim. Henüz çıkarılmamış elmaslar, altın madenleri, petrol yatakları da dünyanın merkezi etrafında hareket eder. Tıpkı yerin altındaki magma tabakası ve gökyüzündeki uydular gibi. En içte ise yoğun bir çekirdek var.
Benliği de aynı şekilde ele alabiliriz: Bir soğan gibi. Katman katman açıldıkça, hem dışarıya doğru genişleyen hem de içe doğru derinleşen bir yapı. En içte tanımlayamadığımız bir öz var; tıpkı soğanın en içindeki cücük gibi: bütün katmanlar ondan büyür. En dış katmanlar ise evrenin kendisine kadar uzanır. Kâinat da benliğimin bir parçası.
Merkeze daha yakın katmanlar, beden sınırlarıma denk gelir. Ama dış katmanlarda başka birçok şey de benliğime dâhildir. Aynı zamanda, bedenimin içindeki pek çok şeyi de merkezimden uzaklaştırarak düşünebilirim. Mesela bir duyguyu biraz uzağa koyup ona bakabilirim. Onu yok saymıyorum; yalnızca beni ele geçirmesine izin vermiyorum.
Benliği bu şekilde kavradığımızda, çelişki ve çatışmalara atfedilen negatif çağrışımlardan sıyrılmak da mümkün hâle gelir. Çelişki ve çatışma aslında yaşamın ve varlığın doğasında olan şeylerdir. Çekim merkezleri ve mesafeler modeli, bu çatışmaları varoluşun bir parçası olarak görmemizi sağlar.
Ben bir kâinatım, bir deneyim kâinatıyım ve bu deneyim kâinatı, bütün fiziksel kâinatla iç içe geçmiş durumda. Gözümdeki sinir hücrelerine o uzak galaksiden gelen fotonlar çarparken, kâinatla nefes alma iletişimim kısa bir süre için bile kesildiğinde yaşamda kalamayacakken, kendimi kâinattan nasıl ayrı görebilirim?
Benliğim Kâinatın Kendisi
Kâinattan ayrı değilsem, o kâinatın merkezinde ne var? En derinde, dünyanın o yoğun çekirdeği gibi, özüm var: bedenimi de bilincimi de oluşturan, her zaman orada olan. Bilincim ise yüzeyde; küçük, kapasitesi sınırlı, çabası kesikli, ama farkında olduğum her şey onun ışığında. İkisinin arasında iç bilinçlerimin karmaşık dünyası uzanır.
Bilinçli farkındalık, farkındalıklarımdan yalnızca biri; ötekilerini iç bilinçlerim taşır. Tüm bedenim, dünyam, kâinatım, bir soğanın katmanları gibi o özün etrafında dönüyor. Bilincim yüzeyde olsa da dünyaya ancak iç bilinçlerim üzerinden dokunur. Kalbimin varlığını bilinçli olarak bilmesem de o, kesintisiz çalışıyor. Anne karnında, beynim yokken kendi beynimi üretmeye başladığımı görmüştük. Bilincin öncülleri tek hücrelide bile var: algılar, kendince öğrenir.
Ama hep söylediğimiz gibi, yaşam beni yaşamda tutar. Ben, kendi deneyim kâinatımı tek başıma yaratmıyorum. Varlık ve yaşam, beni ve benim deneyim kâinatımı doğurur; bilinçli farkındalık da bu kâinatın içinde gelişir ve zamanla yeni bir göz olarak açılır. Ön beyin yirmili yaşların ortasına kadar olgunlaşmayı sürdürür; bu süreçte "insan tipi" bilinçli farkındalığım kendi imzasını atmaya başlar. Böylece kendi değişim ve dönüşüm sürecimde de bilinç düzeyinde belirli ölçüde söz sahibi olurum. Bu söz hakkının ölçüsü, yönü ve biçimi kişiden kişiye büyük farklılıklar gösterir; çeşitliliğin kendisi de yaşamın imzasını taşır.
Bilinç Kâinata Nereden Bağlı?
Bilincim henüz yokken, kâinat vardı; bilinç sonradan, bedenimle birlikte, sinir sistemimin, nöronların karmaşık etkileşimleriyle olgunlaştı.
Peki, bilinç nasıl gelişir ve kâinatla nasıl etkileşime girer? Bilincin gelişimi, bedenin dünya ile olan ilişkisi sayesinde olur. Bedenim, başlangıçta bir döllenmiş hücreden ibaretti ve bu hücreden gelişen bedenim, dış dünyayı algılayan duyu organlarını ve sinir sistemini de oluşturdu. Kâinatla olan temasım, duyu organlarım üzerinden gelir: gözlerimle görür, kulaklarımla duyar, derimle hissederim. Bu duyusal veriler beynimde işlenir; bir kısmı bilinçli farkındalığımın parçası hâline gelir.
Bilinçli farkındalık yalnızca beynimin bir ürünü değil, aynı zamanda bedenimin ve çevremle olan etkileşimimin de bir sonucudur. Bilinçli farkındalığın dışındaki süreçleri ise iç bilinçlerim yürütür: kalbimin atışı, nefes alış verişim, sindirimim bilinçli kontrolüm dışında gerçekleşir. Hatta konuşmamın, düşünmemin, öğrenmemin ve duygularımın, yani doğrudan bilinçle yürüttüğümü sandığım pek çok etkinliğin büyük bölümünü de onlar yürütür.
İç bilinçlerim kâinatın bana sunduğu bilgileri işlemeye devam ederken, bilinçli farkındalığım bu bilgilerin bir kısmını alır ve kullanır. Bilinçle iç bilinçler arasındaki bu dinamik ilişki, beni çevremle, doğayla ve kâinatla sürekli bir etkileşim içinde tutar. Kâinat, duyusal veriler aracılığıyla önce iç bilinçlerime temas eder; bu temasın yalnızca bir kısmı, gerektiğinde, bilinçli deneyimimde de şekillenir.
Soğan burada artık yetmiyor. Bilinç, bedenimle ve dış dünyayla olan sürekli etkileşimi sayesinde oluştuğu için, bilince bir ağaç gibi de bakabiliriz. Bilincim, ormanın bir ağacı gibi gelişir: kökleri derinlere, özüme, hatta büyük yaşamın kendisine gider, dalları dış dünyaya uzanır ve her iki alanla da sürekli beslenir.
Bilinçler Ormanı
Yaşamı, kâinatı ve varlığı, yeraltı yapılarından atmosferine kadar bir orman olarak düşünelim. Her birimiz bu ormanda bir ağacız; her ağacın kendi bilinci var. Bu ormanda bilinci olan tek tür de biz değiliz; başka canlılar da kendi türlerinde birer ağaç. Bu çeşitlilik, bilincin ve yaşamın çok boyutluluğunu yansıtır.
Ama her ağaç, kendi başına da bir ormandır. Dünya, kâinat, varlık ve yaşam insanı yaratır; bilincimiz bu yaratılışın üzerinde bir ağaç gibi yükselir. Tepesi ışığa açıktır, ama yalnız değildir: altında ve etrafında çok daha geniş bir orman uzanır: iç bilinçler. Bedenimiz, organlarımız, farkına varmadan çalışan beyin faaliyetlerimiz, hatta bedenimizde bizimle birlikte yaşayan bakteriler bu ormanın parçasıdır. Diğer insanlar ve toplumsal yapılar da, zihnimizde kurduğumuz avatarlarıyla, iç bilinçlerimiz üzerinden bu ormana karışır. İç bilinçler bir yanda bilinçle, öbür yanda dünyayla, en derinde de özümüzle bağ kurar; bu bağların sınırları belirsizdir.
Benlik bunların hepsini kapsar: deneyimlerimizi de, dış fiziksel evreni de. Kâinat, varlık ve yaşam benliğimizin dışına çıkarılamaz. Böylece benliğin üç ana katmanı belirir: bilinç, iç bilinçler ve dünya. Dünya burada bütün kâinatın temsilcisidir; yakın çevremiz, kullandığımız araçlar, eşyalarımız onun bize en yakın kıyısıdır.
Peki, neden bunları konuşuyoruz? "Kozmolojiyle ne işimiz var?" diye düşünebilirsiniz. Belki bu kitabı bir arkadaşınızın tavsiyesiyle okumaya başladınız; şu ana kadarki bazı bölümlerin pratik olarak işinize yarayacağını düşündünüz. Ama kimi yerlerde yaşamın ve toplumun en eski zamanlarına kadar gittik; şimdiyse kendimizi kâinatın ortasında buluyoruz. Amacımız teorik bir kozmoloji kurmak değil; çelişki ve çatışmayı daha iyi kavramak için modelimizi bir adım daha ileri taşıyoruz. Çekim merkezleri ve mesafeler modelini bilinç, iç bilinçler ve dünya katmanlarıyla birleştirdiğimizde, yaşamın zenginliği daha kapsamlı bir şekilde karşımıza çıkar.
Katmanlar Arası Çelişki ve Çatışmalar
Aydınlanma'dan bu yana bilinci aşırı öne çıkaran bakış, toplumun kültürel yapısında köklü bir değişim yarattı. Eğitim sistemi, bilimsel düşünce ve modern hayatın birçok unsuru, bu yaklaşımı benimseyerek insan bilincine hem dünyaya hem kendi içine hükmetme rolü biçti. Ancak bu süreçte, dünyayla olan doğal bağımızı ve iç bilinçlerin hayatımızdaki önemli yerini göz ardı ettik. İç bilinçleri dışladıkça hayatı anlamlandırmak da zorlaştı.
Evet, maddi imkânlarımız birkaç yüzyıl öncesine göre hayal bile edilemeyecek düzeyde gelişti. Fakat bir yandan da ne adını koyabildiğimiz ne anlam verebildiğimiz derin sıkıntılar içindeyiz. Gelişen teknoloji ve bilim, hayatımızı kolaylaştırırken, iç huzurumuz daha da bozuldu. Kendimize ve dünyaya yabancılaştık. Varlıkla ve yaşamla doğal bir uyum içinde olma fikrini terk edip, doğaya ve kendi iç doğamıza umarsızca hükmetme arzusuyla hareket etmeye başladık. Bu "hükmetme" çabası ise hem bireysel hem toplumsal düzeyde pek çok çatışmayı yolundan çıkardı.
Oysa iç bilinçler, dünyayla ve varlıkla olan temasımızın anahtarıdır. Bedenimiz, alışkanlıklarımız, duygularımız, hatta bilinçsizce yaptığımız birçok davranış, iç bilinçlerimiz tarafından yönlendirilir. İç bilinçlerimizi anlamadan, yaşamla ve varlıkla sağlıklı bir ilişki kurmamız mümkün değildir.
Çelişki ve çatışmaları anlamanın etkili yollarından biri, bilinç, iç bilinçler ve dünya arasındaki bu dinamiklere bakmaktır. Her katman yaşamımızın farklı bir yönünü şekillendirir; aralarındaki ilişkiyi okuyabildiğimizde, bireysel ve toplumsal çatışmalarımızın yolundan çıktığını da daha erken fark ederiz.
Kendi zihinsel dünyamızda, çekim merkezleri ve mesafeler modeliyle bu katmanları yeniden düzenleyebiliriz. İç bilinçlerimizdeki dirençleri, frenleri fark etmek, bilinçli farkındalığımızı işe yarar bir yönde artırır; çelişki ve çatışmalarımızı üretken tutmamıza da yardım eder.
*
Benlik katman katman bir koleksiyon: bilinç, iç bilinçler ve dünya. Hepsinin en derininde de özümüz var: büyük yaşama bağlandığımız yer. İçimizde bir çelişki duyduğumuzda sorulacak soru da buradan çıkıyor: Bu ses hangi katmandan geliyor?
Katmanlar birbirine en çok nerede ses verir? Çoğu zaman, ertelediğimiz şeylerde.
← Çekim Merkezleri ve Mesafeleri Kullanmak | İçindekiler | Ertelemeden Bütüne →
© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-44). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.