Haplar

Gece Ziyaretleri · Bölüm 5/11


Bu kadar şirin bir kız dururken, neden annesine kayıyor gözlerim?

Sultanahmet'te günlük fotoğraf gezisine çıkanların arttığı saatler; güneş ikindisini ağır ağır tüketiyor. Dünya dışı yeşillikte yapraklar, denizle göğün birbirine karıştığı ufukla dans ediyor. Ve insanlar… Her milletten, her yönelimden…

Tüm bunların içinde bakışlarımı o bıcırık, yerinde duramayan kız çekti. Bir an baloncunun peşinde zıplarken az sonra yeşilliklerin içinde dolaşan bir kelebekle birlikte çırpıyordu kollarını.

Sonra nedense annesine takıldı gözlerim. Tuttu kızın elinden, bir eczaneye girdiler. Küçük kızın enerjisi hiç eksilmiyordu ama annesinin hareketleri -aklında takılı kalmış bir şey var gibi- biraz yavaşlamıştı. İçeride uzun kalmadılar. Kız kucağında dışarı çıkarken, elinde sallanan eczane poşeti vardı.

Öptü okşadı, biraz daha oynamaya bıraktı kızını. Sonra yine elinden tuttu yürüttü. Sevecenlikle bir şeyler söylüyordu bir yandan. Duyamadım. Yakındım aslında ama rüzgara karışıp gitti sözleri.

Dokunuşları, bakışları, birbirlerine rahat alışmışlıklarıyla kesin bir anne kızdı bunlar. Ve ben peşlerinden ayrılamıyordum. Neyse ki çok hızlı yer değiştirmiyorlardı. Onları takip ettiğimi düşünse insanlar, başım belaya girebilirdi.

Kız imgelemimde ne kadar canlıysa, annesi o kadar silikti. Kızın görüntüsü zihnimde capcanlı dururken, annesi gözlerimin önünde sanki bir buhar gibi dağılıyordu. Sadece bakarken oradaydı. Ama ne zaman gözlerimi ayırıp geri dönsem, sanki bir anlığına yok olup geri geliyordu. Gözümü kapatıp denedim; ne üzerindekini ne de saçının rengini seçebildim. Sanki oradayken aslında orada değildi.

Hangisiydi beni çeken? Aşırı canlı olan mı, canlıyken yok olan mı?

Az sonra durdular. Bir banka oturdu, kızını sımsıkı sardı. Şefkatle ama o şefkate hiç uymayan bir sabit sıkılıkta dakikalarca sarılı kaldı kolları. Kızı da özlemişti anlaşılan, mırın kırın etmedi hiç. Beraber yaşamıyorlar mıydı? Bir küçük çocuk, ne kadar sevse de annesini, çok özlememişse bu kadarına sabredebilir miydi?

Sonra bırakıverdi kızı. Elindeki bir şeyi fark etmeden yere düşürmek gibi. Titredim. Tek başına dertlerini unutmak için hava almaya çıkmış bir insan kadar dalgın, heykel gibi kaldı bankta. Kız annesinin gözlerinin önünde oynadı, zıpladı. Görülmek istiyordu ama alışıktı da görülmemeye. İçimde soğuk bir rüzgar esti.

Kız oynayıp zıplarken, tekerlekli patenleriyle hızla kayan iki gencin yoluna çıkıverdi. Hayli uzakta olduğum halde fırladım oturduğum yerden, elim kurtarabilecekmiş gibi uzandı. Yakın çevrede çeşitli başka kişiler de atıldı. Kancalar mı saçıyordu bu çocukcağız? Patenliler de kız da o kadar hızlıydı ki yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Neyse ki biri bir yanından diğeri öbür yanından sıyrılmayı başardı. Tehlikeyi fark etmeyen tek kişi, yerinden kıpırdamadan gözleri boşlukta öylece durakalan annesiydi. Hangi karanlığa gömülüydü bu kadın?

O gün bir saat kadar takip ettim onları Sultanahmet'te. Zor olmadı. Amaçsızca dolaşır gibi bir halleri vardı. Eczaneler hariç. Kadın benim gördüğüm kadarıyla dört eczaneye uğradı. Her birinden çıkarken elinde çantasına konulmamış bir poşet oluyordu. Sonra bir ara -sonraki eczaneden önce- poşet çantanın içinde kayboluyordu.

Vaktim dolup dönüş yoluna çıktığımda kadınla kancayı gayet güçlü hissediyordum aslında. Ama bir an güçlü bir şekilde hissederken bağlantıyı, bir an kaybediyordum. Sanki düzensiz atan bir nabız gibi; bir var, bir yok. İşin ilginci, bağlantımın kadınla olduğundan emindim ama tramvayda gözlerimi kapattığımda kızı görüyordum.

En son bir otelin girişine doğru yürürlerken bırakmıştım onları. Kızın gülümseyen yüzünü, elinden tuttuğu annesine, yukarıya doğru bakışını hala görüyordum. Çapa anneydi ama o annenin zihni maskelenmiş, sadece çocuğunu yansıtıyordu.

Normalde kancayı attığımı bilirdim ama gece trans haline geçene kadar bağlantının etkisi olmazdı. Oysa bu sefer her şey tersine dönmüştü. Normalde, ancak gece odaklandığımda kurabildiğim ilişki, tramvayda gözlerimi azıcık kapatmamla kendiliğinden kurulmuştu. Üstelik, bunu ne istemiştim ne de çaba göstermiştim. Bu kendiliğindenlik, beni rahatsız etti. Gözlerimi kapattıkça, kızın az önce gördüğüm halini değil, otelde odaya doğru yürüyüşünü görüyordum. Annesi var mı yok mu belirsiz! Çantadan kitabımı çıkardım, okumaya koyuldum. Gözlerimi kapatmayı bıraktım; aklımdan attım onları. Eve gittiğimde yatağıma uzanıp yoğunlaşarak onları ziyaret etmeye çalışmayacağımı, bundan tamamen kaçınacağıma ya da en azından olabildiğince geciktireceğimi de biliyordum içten içe.

Yiyecek bir şeyler hazırlamak, haberleri izlerken yemek, üstüne bir iki bardak sallama çay beni bir saat kadar oyaladı. Deneyimin ağırlığı üzerime çöktü çok geçmeden. Kapılmamak için televizyonun karşısına oturdum. Ama göz kapaklarım ağırlaştı ve fark etmeden koltukta dalıverdim.

Bakışlarım standart bir otel odasının içine açıldı.

Sol yanımda banyonun hafif aralık kapısı. Banyonun önünden geçen kısa koridorun ardından karşımda iki tekli yatak. İkisini de görmüyorum ilk anda; garip. Genelde kanca beni doğrudan kişiye çeker. Sesine bazen. Annenin sesi yok ama kızın kendi kendine söylediği bir çocuk şarkısını duyuyorum. Garip bir ziyaret bu, algılayamıyorum şarkıyı. Sadece neşeli, daha doğrusu neşeli gibi bir şarkı.

Gözlerimi kapatsam şimdi. İkisini de görmedim henüz zaten. Odayı da görmesem? Sadece anlayamadığım şarkının tonunda geçirsem bu ziyareti. Sonra gitsem. Ne kadar güzel olurdu. Ama kanca hala çekiyordu. Daha derine.

Tekli yataklardan uzak olanının alt kısmı görüş alanımda: Üzerinde dağılmış ama henüz açılmamış ilaç kutuları var. Banyodan akan suyun sesi geliyor; anne banyoda olmalı. Çocuğu duymak için mi kapıyı aralık bırakmış? Belki sadece o uykuda gibi haliyle öylesine açık bıraktı.

Öne doğru odaklanıyorum ve banyoyu geride bırakıp kızı görüyorum. İlaç kutularının daha yukarısında yatağın üstünde oynuyor. Kutuların bu kadar yakınında, neyse ki ilaçları oyuncak yapmamış. Acaba kaç çocuk ilacı şeker sanıp sonra yutamayıp… Hayır hayır, aklım neden böyle şeylere kayıp duruyor! Oynamıyor işte çocuk ilaçlarla. Şimdi bir kutuya uzansa yapabileceğim bir şeyin olmayışı ziyaretlerdeki o özgürlük hissimi bir hapishaneye çeviriyor bir anda.

Bir eli saçına gidip minik parmaklarıyla bukleler yapıyor. Çok sık yapıyor bunu, saçı biraz yıpranmış orada. Yatağın üstünde üç ya da belki dört tane poni var. Biri de elinde. Canlı renklerdeki oyuncakların saçları daha da parlak. Küçük kız onlara şarkılar söyletiyor. Oyuncaklar güzel, şarkı güzel -ama hala anlayamıyorum içeriğini-, oyun güzel; ama tedirgin eli sık sık saçında, aynı yerde, aynı buklede.

İçim neden rahatlayamıyor? Beni büyük bir sorun mu çekti? Yok işte büyük bir sorun. Bırak burada dön. Ama izler, ipuçları!

Kendimi yatıştırmaya çalışıyorum, zaten ne yapabilirim ki gözlemden başka. Sadece bir anne kız işte. Rahat ol. Ayrıl buradan. Ne olabilir ki? Ne olacak yani, yabancı bir saldırgan mı var? İnsana yakını zarar verir mi? Sevdiği? Ayrıl buradan. Şahit olmak için neye çekildim ben? Ayrıl buradan.

Ama ayrılamıyorum. Özgür irade, neredesin? Hiç mi var olmadın yoksa? Belki, biraz varsın. Gidemiyorum tamam, peki nasıl kalayım? Yüzleşmek… Anne. Asıl kanca ondaydı, değil mi? Kızdan bakışlarımı ayırmadan, dönmeden, dönmek istemeden süzülüyorum geriye. Çekiliyorum. Banyoda bir kadın diyorum kendime. Ayıp, bakmamalısın. Bahaneler. Sanki daha önce ziyaretlerimde insanların kişisel yaşamlarının bin türlü anına girmemişim gibi.

Henüz su sesi geldiğini, küveti dolduruyor oldurduğunu, büyük olasılıkla hala giyinik olduğunu göz ardı etmeye çalışıyorum. Ayıp, bakmamalısın. Korku, ne zormuş seninle yüzleşmek! Utanç bile senden evla çıktı.

Banyonun kapısına doğru çekiliyor odağım, yaklaşmaya karşı duramıyorum ama yönüm hala artık göremediğim kıza doğru. Görüntü bulanıklaşıyor. Bakmamalıyım, ayrılmalıyım. Ve zaten şimdi görüntü böyle bulanıklaştığına göre, belki de ayrılıyorum işte. Kurtulacağımı, bakmak zorunda kalmadan kendimi evimde bulacağımı sandığım anda karşımda banyonun aralık kapısı. Odağım kapının içinden geçiyor, kendimi banyoda bulacağım dehşete hazırlamaya vakit bırakmadan. Olmayan gözlerimi kapatmışım gibi kayboluyor görüntü bir an, nasıl bir dehşet bekliyor beni? Bana kancayı atan zihnine bağlanışımda çocuğu gördüm hep, şimdi karşımda olacak işte, parkta gördüğüm gibi, annesi, ya da göremediğim… Bitmiyor bu an. Sahi gündüz görmüş müydüm annesini? Vardı evet ama saçları ne renkti mesela? Bu kısacık an, dakikalardan saatlere evrilse, dönemiyorsam bu anda mahkum kalsam, herşey olup bitene dek en azından… derken yatakta oynayan kızı görüyorum karşımda.

Normal herşey. Ponilerle oynuyor yine. Büke büke yıprattığı bukleye daha seyrek gidiyor eli. Bir şarkı mırıldanıyor elindeki poninin ağzından. Bu sefer sanki neredeyse çıkaracağım bir yerlerden söylediği şarkıyı. Hala ayırt edemiyorum, sadece belirsiz ama çok güzel bir melodi. Ama bu sefer incecik bir perdenin arkasında sadece, biraz daha gevşesek, biraz daha rahatlasak her şey normale dönecek.

Yatakta yine üç mü dört mü poni. Niye sayamıyorum? Ve ilaç kutuları… Yoklar! İlaç kutuları yatağın karşısında, mini barın üzerinde. Poşetlerinden çıkarılıp düzgünce sıralanmışlar. Şaşkınlığım korkuyu da merakı da yeniyor. Az önce yatağın ayak tarafına doğru dağınıktı bunlar. Şaşkınlığımın yoğunluğu dağıtması sayesinde sonunda koltukta açıyorum gözlerimi. Kaçışımı engelleyen o güçlü mengenenin arasından şaşkınlıkla bir an sıyrılıyorum. Ve o an yetiyor: Televizyonun sesi giderek netleşiyor kulaklarımda. Belki de uyuklayarak izlediğim televizyonda geç vakit yayınlanmış bir korku filminin rüyama yansımasıydı bunlar. Belki de ziyaret değildi. Niye rahatlayamıyorum peki? Rüya olmalı, kabus. Tutarsız şeyler gördüm. İlaç kutuları bir an dağınıkken yatakta, hemen sonra toplu halde minibarın üzerindeydiler. Gerçek bir ziyarette o an olan şeyleri görürüm. Buradaki, sadece birbirine karışmış görüntülerdi. Bir rüyaydı. Bir kabustu. Niye? Ne vardı korkutucu, niye bu kadar korktum?

Yüzümü yıkadım. Kendime gelmeye çalıştım. Yetmedi. Üşenmedim, asansöre bindim, sokağa indim. Park etmiş arabaların yanından boş kaldırımda yürüdüm. Gecenin hafif esintisi uyuşukluğumu attı üzerimden. Aklımdan çıkmayan görüntüler yavaş yavaş silindi. Bu gece eve dönmesem, sabahlara kadar yürüsem böyle. Açık bir çaycı çorbacı denk gelse ona girmeye bile çekinecek haldeyim. Transın yanına bile yaklaşmamalı bu gece. Ama serin hava ve ayaklarım da çok yorgun yürümek için.

Eve tekrar çıktığımda bilgisayarın başına oturdum. Anlamsız bir flash oyununa başladım. Meşgul olmalıydım. Kesintisiz uyku uyuyacak kadar sersemlemeden yatağa geçmeyi hiç düşünmüyordum. Üzerime aniden çöktü ağırlık. Henüz yatağa gitmeye cesaretim yoktu. Bilgisayar sandalyesinin dibinde halıya kıvrılıp yattım.

İlaç kutuları yatakta değil. Mini barın üzerine doğru odaklanıyorum, orada da değiller. Kızın mırıltısını duyuyorum. Yatağa yarı uzanmış. Elindeki poni hala parmaklarının arasında duruyor ama sıyrılmak üzere. Diğer eli bir parmağından kıvrım kıvrım yıpranmış bukleye yakalanmış. Ponilerden biri yere düşmüş. İlaç kutuları nerede? Otel odasını tarıyor odağım. Perde arada bir esintiyle oynuyor. Arkasındaki pencere aralık olsa gerek. Diğer yatağın örtüsü biraz bozulmuş şimdi. Kadın nerede? Banyodan gelen akan su sesi kesilmiş ama şıpırtılar duyuluyor. Suya girmiş artık.

Sonunda görüyorum onları. Çöpün içinde ilaç kutuları var. Derin bir nefesle rahata ermeyi içime çekiyorum. Ama veremiyorum nefesi. Çöpün yanında kutulardan birinden çıkarılmış bir film ilaç görüyorum. Daha doğrusu bir ilaç filmi: Boş! Tüm ilaç yuvaları boş. Bir, iki, üç, dört, beş, altı ve yedi. Tamamı boş. Diğerlerini göremiyorum. Çöpü karıştırıp bakamam. Ama görünen tüm yuvalar boş.

Banyodan gelen şıpırtılar çok az. Uyuyor mu suyun içinde? Suyun içinde bir ölü mü yoksa yatan? Kontrol etmeliyim. Banyoyu düşünmek bile dehşete kapılmama sebep oluyor. Ama bakmalıyım. Kanca annedendi. Şahitliğim olmadan çözüleceğini sanmıyorum bu kancanın. Kendimi biraz sakinleştirmek için kıza bakıyorum. Gözleri kapanıyor ara ara. Eli yatağının yanındaki komodinin üstünde duran süt dolu biberona uzanıyor. Sütünü içip uyuyan bir minik çocuk. Yine huzursuzlanıyorum. Orada olmayan varlığımın her atomu kaşınıyor sanki. Hissettiğim dehşet banyoda olmalı. Suda yatan bir ceset mi? Oysa biberon daha çok korkutuyor beni. Ne kadarı boş, tamamen dolu mu yoksa? İçti mi? Ne kadar içti? Neden önemli bu?

Odağım inanılmaz bir hızla banyoya kaçıyor ve öncekinden biraz daha aralık duran kapının dokusundan hızla geçip… Yine kızı görüyor. Uyanık. Biberon falan yok komodinin üstünde. Oynadığı poniden sıkılmış. Eliyle uçurup bırakıyor. Uçurtmayı rüzgara verir gibi. Uçmaya devam etmesini bekliyor. Küt diye yere düşünce, yataktakilerden birini daha alıp kendisi atıyor yere. Üçüncüyü, dördüncüyü ve beşinciyi de… Kaç tane bunlar? Tüm dehşet, şaşkınlık ve huzursuzluğum içinde beş taneymiş diye düşünüyorum, elindeki ve yatakta dört. Son poni de yeri boylayınca mini barın yanına gidiyor. İlaç kutularını karıştırıyor. Odağımı aralık pencereden gelen esintiye atmaya çalışıyorum, belki o esinti alıp götürür beni buradan. Çıkmalıyım.

Titreyip sarsılarak uyandı bedenim. Kafamı sandalyenin tekerli ayaklarından birine çarpmıştım. Ne güzel bir acı bu. Ne güzel bir kaza! Bu acıyla mı ıslandı gözlerim? Elim yüzüme gidiyor. Yanaklarım ıslak. Çeneme kadar ıslak. Ve doğrulduğum yerde, elimi uzatıp dokunuyorum, birikmiş bir ıslaklık. Rüya olmalı, rüya! İnsan rüyada ağlar mı? Başım dönüyor. Aniden doğrulmak, sonra tekrar hızla eğilmek iyi olmadı. Görüntü dönmeye başlıyor ve düşüyorum.

Biberonun yarısı boş. Komidinin üstünde, kutuları düzgünce sıralanmış gördüğüm yerde şimdi beyaz tozlar ve birkaç ilaç kırıntısı var minicik. Kız dişleyip ucunu çekiştire çekiştire içiyor biberondan. Parmak hala buklede hapis, belki de o bukleye tutunuyor küçük bedeni. Arada bir ani bir hareketle geriliyor bir bacağı. Bir, iki, sonra hareketsizleşiyor. Hala emiyor biberondan. Gözleri kapanıyor. Hayır! Hayır! HAYIR! Hışımla banyoya kayıyor odağım. Banyonun kapısına doğru giderken ilk kez kadının sesini duyuyorum: "Canım o benim! Canım o benim!" Hıçkırıklar arasında: "Sana bırakır mıyım sandın canımı!"

Olmayan ellerimle boğmalıyım onu. Kasedi geriye sarmalıyım. Bir şey yapmalıyım. Banyo kapısından geçtiği anda odağım, yine odadayım. Sonunda dank ediyor: kadının bilincinde kızdan başka bir şeye yer yok. Ona yöneldiğim anda tekrar kızda buluyorum kendimi. Ama hangi kız bu? Hangisi gerçek?

Gördüklerimin her biri bir niyet! Yahut bir niyetin dünyaya yansıyabilme derecelerinin farklı olasılıkları.

Belki en başından beri, otel odasında falan değil, kadının zihninin içinde geziyorum. Bilmek istemiyorum. Hiçbir şey bilmek istemiyorum. Merak da senin olsun keşif de.

Neredeyim anlayamadan yine kız beliriyor. Bu o kız olamaz, kötücül bir bakış gözlerinde. Bir çocuk değil şu an gördüğüm. Anlıyorum: Göremediğim annenin, çocuğun gördüğüm özellikleri üzerinden tahmin edilmiş yüzü ve bedeni bu. İlk kutuyu eline alıyor. Büyük insan elleri bunlar, mahir eller, ama onunkiler kadar kırışıksız. Seri hareketlerle kutuyu açıyor. Filmi çıkarıyor. Birinci hapı alıyor. Atıyor ağzına, çiğniyor. Acı tatla buruşuyor yine kırışıksız ama büyük insan yüzü, yine de durmuyor. Dehşetten donmuş bir noktayım havada. Kutu kutu izliyorum hapların öğütülmesini. Giderek zorlanmaya başlıyor. Kutuyu açarken takılıyor eli, düzgün açamayınca yırtıp açıyor. Bazı filmler daha içindeki ilaçların tamamını çıkaramadan yere kayıyor ellerinden. Çenesinden ilaçla karışık tükürük sızıyor. Mini barın yanına yığılıyor. Gözleri kapanıyor yavaşça.

Düştüğüm yerde omuzlarımı sarsan hıçkırıklarla uyandım bu sefer. Rüya falan değildi. Gerçeği görmüştüm. Gerçekleri. Hepsi birden olmuştu belki de ya da hiçbiri.

Haftasonu tatilini biraz uzatarak birkaç gün dışarı bile çıkmadım, başka bir insan görmedim. Yemeklerimi dışarıdan sipariş edip kapı arasından uzanarak aldım. Kimseye kanca atmamalıydım artık.

Birkaç hafta ne haber izledim ne haber sitesi açtım.


İlk Kanca  |  İçindekiler  |  Büyürken…

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.