Gece Ziyaretleri · Bölüm 6/11
Kafe güvenli. Kafeden nasıl bir kanca çıkabilir ki? Ellerim titriyor, dönmek zorundayım. Aylar oldu arkadaş! Unut, unut, gerekirse tüm geçmiş kancaları unut, her şeye sıfırdan başlayıp öğrensek de olur. Say ki onlar hiç olmadı, öylesine buluverdin bu yetkinliği. Belki herkes yapıyordur zaten, nereden bileceksin ki? Konuştun mu kimseyle bunu?
Kafede kahve içilir. Öyle başladı benim kahve maceram. Önce pek bilmezdim. Kahve içmek için kafeye gitmedim de, kafede bulunmak için kahve içmeye alıştım. Kafede uzun oturmak lazımdı bana; dekora karışarak, dikkat çekmeden. Kancaları daha iyi nerede yakalayabilirsin ki?
Zamanla öğrendim ki, kancalar boldur. Ama elbette bakmasını bilene boldur. Uçuşurlar etrafta. Ama öyle elimi sallasam ellisi ayarında değil de, buralarda olta atar biraz da sabırlı olursan balıksız çıkmazsın bereket seviyesinde. Öyle oltayı her yere atarak olmaz. Olta nereye atılır; bileceksin. Attığın oltayı beklemek de sanattır. Beklemeyi bilmezsen, balık gelmez.
Kancanın da sanatı var yani, öğrendik zamanla.
Güzel; böyle iyi. Teferruata ver kendini. Geçen sefer de kafede kalsaydın ya, sokakta başına bela aldın! Kancalamak başka, kancalanmak başka. Anladın işte, dikkat et kime takılıyorsun. Yeni toparlıyoruz. Ellerimi titretecek kadar yoksunluk çekmeseydim böyle kancayla işimiz mi olurdu bir daha! Aman dikkat güzelim, yazık bize. Görünen o ki çok sık olmasa da dolaşmamız gerek bu avlarda. Kafelerde gezelim, tuzu kurularda. Ya o poniler… Of poniler ne kıracağım çeneni… O çocuk.
Yok yok, nefeslen şurada parkta otur hele, girme kafeye!
Ne parkı, ne nefeslenmesi! Parkta yakalanmadın mı zaten, kim dolaşır belli mi? Gir pahalısından bi kafeye. Hay anasını ya! Zengin hiç intihar etmiyor sanki. Ediyor da yani fakir kadar mı? Hem intihar başka, kıymak… Hay titreyen ellerine! Yaprak gibi tüm bedenin titriyor ya şimdi iyi mi! Daha mı iyi?
Yok ben, öleceğim bu gidişle. Battı balık yan gider; bak bunların kaç şubesini dolaştın, bildiğin yer, gir şu kafeye. Hem anlat bakalım niye iyiydi av için böyle bir kafe? Dönelim dersimize. Kolay keşfetmedik biz bunları.
Şimdi efendim, kanca dediğin aslında insan ilişkisinin bereketi. Şöyle iki üç kişilik gruplar halinde on onbeş insan topluluğunun olduğu bir ortam bulursan… Bu ortamda şöyle bir göz atarak seçim yapabilirsen… Seçtiğin etkileşimi yüksek ama çevrenden şüpheciliği düşük bir masanın yakınına tüneyebilirsen… Ve dikkat çekmeksizin fonun bir parçası haline gelebilirsen… İşte o zaman insanların arasındaki doğal diyalogların bir parçası haline gelirsin. Sokaktaki her on insanın onbeşinde kaygı hakimken, insanlar modern dünyayla başa çıkmaktan paramparçayken, bunu yapman yeter, elini şöyle bi kaldırıversen yakalarsın tepenin üstünden geçip gitmekte olan kancayı.
İşte böyle insan gruplarını kafelerde hazır bulursun kendiliğinden. Ve kafede de çay içerek kalamazsın öyle uzunca. Soğuk kahvelerle de olmaz. Alırsın büyük boy sıcak filtre kahveyi. Gömülürsün ortama. Dekorun bir parçası olursun ara ara yavaş yavaş yudumlayarak kahveni. Bir kitap okuyarak ya da okur gibi yaparak, demlenirsin etrafından akan insan etkileşimleri ile. Bereketli yere olta atında, ürkütmeden sabırla da bekleyince, ille bi kanca gelir bulur seni. Ya öyle işte. Nice kancalar kahve yudumlarıyla geldi bana.
Bu sefer de aniden geldi. Beklentinin içinde saklı bir sürpriz gibi…
Kafeye girince tüm bedenimde bir ferahlık ve açılma hissettim. "Burada başımıza kötü hiçbir şey gelmedi!" Kancaya yakınlıkla ilgili değildi bu his. Güvendeydim. Sırada beklerken kanca böylece aklıma gelince o huzur hali titredi. Çok da güçlü yerleşmemişti anlaşılan bedenime. "Bırak şimdi kancayı! Gelirse gelir."
Büyük boy sade filtre kahvemi aldım. Yüzlerce kez yaptığım şeyleri yapıyordum. Boş yer var mı diye dolanmaya başladım. Buna da ne kadar alışıktım! Başkaları sakin kafeleri sever, ben dolu olanları. Kaynaşan bir bereket için. Tüm vücudumdan bir ürperti geçti. Bu sefer huzursuzluğun değil beklentinin ürpertisiydi huzurumu titreten.
Gözlerim boş yerleri taradı. Üç yer vardı, kalkmak üzere olanlar da olabilirdi. Bu incelemeleri çabasızca yapıyordum. Keyifli bir alışkanlığın güvenli limanı. Gözlerim dans ederken zihnimin derinleri yorumlar gönderiyordu. Tam o anda tanıdık bir yüz fark ettim boş bir tek koltuğun yakınında. Toplumun genelinde az bilinen ama niş bir çevrenin çok yakından takip ettiği, güçlü bir yazar! Yanında iki kişi daha vardı. Çok düşünmedim. Koltuğu yerleşip kahvemi sehpaya bıraktım. Elimdeki kitabı da koydum masaya. Kamuflajım tamam, cephe hattı yakındı.
Ama işte, her zaman olmaz. Müthiş bir hayal kırıklığı. Hayaller kadar hayal kırıklıkları da kaçınılmazdır. Çok yorgundu adamcağız. Konuşmalardan dün başka bir şehirde bugün bu şehirde olduklarını ve yarın da başka bir şehirde olacaklarını anladım. Başka da bir şey pek konuşmadılar zaten. Kalkıp ya arkadaş gidin otelinize yatın işte diyesim geldi ama bunu yapabilecek olsalar zaten yaparlardı. Sıkıcı. Oflayıp puflamamak için kendimi zor tutarken bir anda içimi bir panik sardı. Manyak mıydım ben. Neyse ki yorgundu adam. Güçlü karakterlerin güçlü bastırma becerileri olurdu. Kimbilir neler saklıyordu bu muhteşem zihin. Beklentinin titremesi bir an sahneye çıkar gibi oldu ama bastırmaya çalıştığım panik çok daha güçlüydü. Neyse ki yorgundular. Nerdeyse ölüydüler aslında. Etkinlikler arası kısa süreli kış uykularına denk gelmiştim neyse ki. Kendimi sakinleştirdim yavaş yavaş, kahve de bitiyordu zaten. Zararsız bir deneme olmuştu işte. Bugünlük yeterli. "Eve dönmenin vaktidir." Bunu duyduğum anda içimden, son yudumlar için kahveyi kaldıran elim güçlü bir şekilde titredi. Kahve dolu olsa o küçük delikten bile saçılırdı; o derece güçlü bir titreme.
Panik koşarak uzaklaştı. Hayal kırıklıkları savruldu, kaygı dağılmış gibiydi. Yan masadaki yazar ve arkadaşları, dikkatime değmiyordu. Sahnede sadece açlık vardı: Ziyaret yaşamak zorundaydım.
Acaba ikinci bir kahveyle başka bir masa mı denemeliydim, yoksa bugün eve dönüp yarın tekrar denemeye iznim var mıydı? Bu sefer tüm bedenim titredi. Dışarıdan belli etmemek için kendimi kasmaktan iflahım kesildi saniyeler boyunca. Aç insanın midesi kasılır. Benim tüm bedenim, her hücrem açtı.
Ve o afet tam da o anda kafeye girişini yaptı. Nasıl kimse ilgi göstermezdi bu afete? Bakışları denk gelenler bile hızla bakışını geri kaçırıyordu. Kurumsal bir afet. 40 yaşlarında. Yakınlardaki plazalardan birindedir üssü kesin. Ah görmüyor mu kimse bu ayaklı ziyafeti?
Cinsel çekiciliği de var elbette, ama onu görebilene aşk olsun. Bu afet gerçek bir felaket. İnsan kaynakları direktörü olsa -ki muhtemelen öyle- işten çıkarmaları bizzat ve keyifle kendisi yapardı.
Benim için ise bir kanca ziyafeti olması beklentim onu gerçekten çekici bir afet kılıyor. Açlığımın şifası.
Gayet pahalı ama kişiliksiz bir iş kıyafeti giymiş. Saçları ve yüzü sımsıkı toplanmış. Ah bu botoks… Yüzde saklanan izler karakterin derinliklerindedir aslında. Botoksla kırışıklıklarını kapatabilir misin? Himalayaların üzerini ormanla kaplasan, saklayabilir misin alttaki kıtanın kıtaya binişini?
Yüzde saklanan işaretler, gözlerinden fışkırıyordu. Hadi gel gözüne, bakışlarına da botoks yapsana. Üstelik bakışın sıçramaları, yönlenmeleri… Bedenin duruşu, hareketleri… İpuçları kaynıyordu. O kavisli omurga, zorla oklava gibi dimdik tutulmaya ne kadar da alışmış. Her an ve her hareketinde kontrol. Attığı her bakış ifade edilmemiş ama her an ifadesini bulabilecek birer ok. Bakışlarını kaçırmasın da ne yapsın insanlar. Attığı her bakış, peşinden eleştiri okları yağdırmaya hazır bir tehdit!
Kontrol zırhı nefes aldırmaz, aşırı sıkı olduğu için zayıftır aslında. Bir anlık gevşemeyle kancalar taşar bu ziyafetten.
Ama bu kadar çabuk beklemiyordum doğrusu. Ve bu kadar büyük bir açılma! Kadın, yazarı fark etti ve bir anda zırh tamamen kalktı ortadan. Botokslu olmasa yüzü bile gençleşirdi eminim. Ama bakışları ve bedeni 10 yaş gençleşti. Güzel bir kadınmış meğer. Zırhın kalktığı o anda, belki otuz kanca saçıldı ama neredeyse hepsi sadece yazara doğru saçılmıştı. Yazara doğru saçılan kancaların yanında, ortamın geneline yayılan ve herkese dokunabilecek bir 'broadcast' kancayı yakalayıverdim. İyi ki yakalamışım. Kontrol saniyeler içinde geri geldi kadına, kancalar çekiliverdi içeri. Ustalıkla tutundum bendekine, ama güçlenmeliydi daha fazla tutabilmem ve geceye taşıyabilmem için.. Gözlerinde bir ışıltı kaldı sadece iz olarak, o ışıltı benim umudumdu. Zırhta bir gedik kalmıştı. Yazara yöneldi. Yanındaki iki kişi yoktu sanki. Hedef belliydi.
Bir an acıdım yazara. Acaba onun da ziyaret yeteneği var mıydı. Eğer öyleyse, önümüzdeki otuz gece kurtulamazdı bu kadını ziyaretten. Tekrar tekrar. Gerçekten acıdım. Ama yani başkalarında da olsa bu ziyaretler, çok araştırdım, literatürde bir izi olmaz mıydı? Transandantal seyahat mi diyorlar ona… Vardı gerçi bir şeyler; neyse biz şu cılız kancamızı aman bırakmayalım şimdi ve güçlendirelim ipini. Zaten asıl büyüğü ziyaretçilerin belli; kurgucu yazarlar değil mi? Hiperfantlar bir de belki.
Kadın yazarın masasındaki boş tek koltuğa oturdu bir tanışma salvosuyla. Üst üste kurduğu cümleler, hayranlık, övgü, ne kadar sadık bir youtube takipçisi olduğu yazarın. Burada bi şaşırdım, hani ya kitaplarından bahis? Ben bunu düşünürken boş bulunmamla, kadının söz bulamaz hale gelip gözlerini kapatması, saniyelerce öyle kalması üst üste geldi. Elimden kayıverdi kanca. Neyse ki sonunda gözlerini açtı kadın ve "Bir çocuğum var, oğlum, orta ikide…" diye başladı. Kanca çok güçlü bir şekilde bu sefer yeniden geldi bana, ve bu sefer saplandı. Elimde tuttuğum zayıf bir kanca değil, bedenime saplanmış güçlü bir kancaydı.
Neyse ki yazar, saplantılı hayranlar konusunda ustalıklıydı. Ölü halinden saniyeler içinde dirildi. Birkaç manevrayla kadını sakinleştirip derdini anlatabilmesini sağladı. Meğer orta ikide okuyan bir çocuğu varmış hanfendinin. Üniversite sınavına şunun şurasında 7 seneden az kalmış ve hala düzgün bir okuma alışkanlığı gelişmemiş. Yazarın kadını paketleme hızına hayran oldum. 2 dakika geçmeden çocuğun keyif aldığı kitaplardan beraber okuma ritüeli oluşturmasını önerip gönderiverdi.
Güçlü bir kancayla biraz ama sadece biraz korkarak çıktım kafeden. Anneler ve çocukları. Kalakaldım sokakta. Kancaya asılı bir karkastım birkaç saniyeliğine. Ama böyle bir kadından yani ne çıkabilir ki?
Kafeye çıkmanın yorgunluğu mu? Bu, kancaya çıkmanın, ava çıkmanın yorgunluğu mu? Yorgunluktan mı böyle erkenden çekildim buraya? Saat kaç ki daha; ne yorgunluğu! Aksine titriyor içim. Özlem bu, hasret.
Korkuyu bastırmam zaman aldı, çıkarmadı beni ava o korku. Ama neyse ki onca zaman sonra bugün kafenin güvenli ortamında tertemiz bir av oldu. Nasıl da rahatlamışım. O kurumsal afetten ne çıkabilir ki? Elbette, her insandan bir şeyler çıkar. Ama ondan çıkan çoktan ortaya dökülmüş; hali ortada. Kontrol ve eleştiri, kurallar ve cetveller, oklava omurgalar ve titiz temizlikler, şikayetler ve her şeyin en iyisini bilmeler… Her şeyin fazlası cehennem. Ama bak, aile kurmuş, makul bir başarıyla bir işte tutunmuş, üstelik bir hayli yükselmiş de. Keskin sirke küpüne zarar derler, ama bu sirke keskin değil. Yalnızca yıllanmış, biraz fazla ekşi.
Amma gevezeleşmiş içim! Ziyaretsiz geçen gecelerin sıkışmışlığı çeneye vurmuş. Erkenden çekildim bi kenara ama kafamda bu gürültüyle nasıl olacak ziyaret transı? Özledim. Çok özledim. Pek özledim.
Şimdi susma vakti. Şimdi sakinleşme, şimdi gitme zamanı. Ah… Gevşeyen bağlarımı hissediyorum gerçekliğimle. Çözülmek… Ne güzel.
"Ayşe Hanım, şikayet edeceksiniz yine ama hiç çekemem kusura bakmayın. Benden kaynaklı değil, biliyorsunuz. Ofiste yine son anda bir şeyler oldu. Yine bir işten çıkarma… Hassas süreç, her şey düzgün yapılmalı; kaldım mecburen. Şanslısınız, sizin işiniz gücünüz yerinde en azından."
Tam isabet! Kurumsal kasap, bizzat kendisi! Bunu bir kurguda okusam "Bu kadar mı denk gelir!" derdim herhalde. Eskiden okusam yani. Ama tesadüf değil bu. Kancalar böyle çalışıyor. Sakince transa girdiğim yerde beni tane tane ayırıp ziyarete çekiveren kanca, zaten hep böyle şeylere takılıyor. Muhtemelen kafeye geldiğinde bu karar çoktan pişmişti. Belki de yazardan sonra kahvesini yudumlarken, ilk cümlesini şekillendirdi, sesini nasıl titreteceğini düşündü. Bana bir kanca savurması yetmez sadece kişinin, benden de ona gider ipin diğer ucundaki kanca. Girintisi, çıkıntısı, sivriliği olacak ki insanın takılacak yer bulsun, tutunsun, girsin derine.
Ziyarette odağım netleşince sırtını gördüm kurumsalın. Konuşması anlaşılır olduktan az sonra görüntü de netleşti.
"Tamam Mine Hanım tamam!" Mine Hanımın sırtını görüyordum demek, Ayşe Hanımın dediğine göre. İlgim evdeydi daha çok, bakındım. Yine de merak ettim, acaba nüfusta Emine olabilir miydi adı? Önceden Emine ise bile, artık Mine'dir. Kurumsal Afet Mine Hanım, Emine'ye sığmaz, kimliğinde bir satırda bile.
İşten çıkarma görüşmelerine ısrarlı katılımı için kendine şahane bir bahane bulmuş, titiz hanfendi. Disiplin, süreç yönetimi, kurumsal etik… Harika kılıflar! Ama kim der ki 'Ben çiğ seviyorum neredeyse etimi, çenemden biraz kan da aksa en iyisi.' Onca kontrol, onca maske… Ama hayvan en derinden bile doyurur kendini. Uygarlık mı? Kılıfından ibaret.
"Makineden çıkarırken tüm tabakları elden geçirdiniz değil mi? Sinir oluyorum o minik minik damlacık su lekelerine, sinsi sinsi saklanıyorlar kenara köşeye küçücük."
Bir yandan dinlerken etrafa bakınıyordum, kütüphane nerede acaba diye. Ayşe Hanımın cevabını duymamışım bile. Devam etti Mine:
"Tamam tamam hadi çıkın bu seferlik, ben bakarım tabaklara. Ama bir daha böyle ihmal etmeyin lütfen. Detaylara dikkat etmeyenler, ince ince, lime lime didiklenir eninde sonunda."
Ben hala kitap izi ararken Ayşe Hanım gecikmiş bir aceleyle çıktı evden. Bu arada ben de salonda kütüphane bulamamış hatta kütüphane değil de belki ufak bir iki raf vardır diye kıyıya köşeye de bakıp yine de eli boş kalmıştım. Mine mutfağa girip damlacıkların peşine düşecekken "Nasıl da unuttum!" diye kendi kendine söylendi ve çantasına gidip telefonunu çıkardı. O telefonuyla uğraşırken ben salon dışında kapısı açık yerleri dolaşmaya başladım. Bir raf olsun bulunmalıydı ya. Kadın bir yazara hayrandı, en azından onun kitapları olmalıydı; yoksa onun da sadece videolarını mı izliyordu! Yakışır. Mail okumaktan romana, rapor okumaktan kitaba fırsat mı kalır kurumsal dünyada! Bir umut aramaya devam ederken bir yandan telefon konuşmasına kulak kabarttım:
"Erhan, açsın anladım. Ama çocuğumuzun geleceği, senin açlığından daha önemli. Yemek hazırdır, görmedim ama Ayşe Hanım hazırlamıştır. Mikrodalgaya koyar, yersin. Şimdi beni dinle. AVM'deki kitapçıya git. Hatta iki tane vardı orada, ikisine de bak. Çok önemli. Listeyi birazdan atıyorum, 10 kitap. Hepsini al. Eksik olmasın.
Off ya, ben lisede ne güzel kitaplar, ne yazarlar bilirdim. Ama iş güç, unuttuk tabii. Neyse, dur dur, ben atacağım listeyi. Sen bekleme, git."
…
"Biliyorum canım, bu akşam hepsini birden yutar gibi okumayacağız. Ama sen yine de hepsini al. İkisine de bakmayı unutma. Eksik bikaç tane kalırsa ikisinde de olmayan yarın da sizin şirketin ordaki kitapçılara bakarsın, olmadı internetten söyleriz. Sen park edene kadar göndermiş olurum listeyi. Bak eksik bırakmamaya çalış canım, nolur."
Aklıma yazarın gündüz söylediği şey takıldı; çocuğun sevdiği, seveceği kitaplardan dememiş miydi o? Mine kendisi karar vermiş galiba neyi seveceğine çocuğun. Ya da edebiyat hocaları öğrencinin durumuna göre ayrı liste tavsiye etmiş olabilir mi her bir çocuğa! Yok ya, sınıfın grubuna niye atsın kişisel liste olsa. Belki de tüm ülkede bu kademedeki çocuklar için "kesin ama kesin çok sevecekleri" 10 kitaplık bir mucize liste hazırlamışlardır. Muhtemelen. Neredeyse kesin.
Salon, yatak odası, uzaktan çalışma köşesi… Bir kitaplık? Yok. Üst üste yığılmış bir kaç kitap? O da yok.
Bu ev, kitap nedir bilmiyor sanki.
Sadece şirket raporları, şeffaf dosyalara sıkışmış kâğıtlar… Ofisin artıkları, evin steril dünyasına taşmış.
Ama işte, nihayet bir şey! Ciltli, düzgün, bir kitap olabilir mi?
Sırtına bakıyorum: şurada şirket ismi var galiba AŞ diye bitiyor — bi tarih galiba bu da — Stratejik İnsan Sermayesi Yönetimi ve Yetkinlik Haritası. Üstüne sarkmış bir kağıt parçası yüzünden bir başlığı bile tam görememek! Daha sinir bozucu ne olabilir?
Kapalı kapılar… Onların ardında olabilir mi? Titizlik yüzünden arka odalara saklamış olabilir mi kitapları? Sanmıyorum, ne yazık!
Mine kitap listesini gruptan bulup kocasına attı ve oğlunun odasına yönelirken "Serkannn!" diye seslendi. Sesi, o sımsıkı zırhına hiç yakışmayan bir cıvıldamayla doluydu. Kapıyı tıklatıp içeri girdi: "Sana çok güzel bir sürprizim var canım!"
Bir anlığına değişmişti Mine. Yazarla karşılaştığında olduğu gibi. O sımsıkı kontrol zırhı bir an düştü, sesi, duruşu, hatta içindeki gerilim bile gençleşti sanki. Ama kısa sürdü. Belki çocuklara sevgiyi perdesiz göstermenin zararları üzerine dinlediği seminerleri hatırladı, belki de kendi içinde çarpışan sesler bastırdı bu açıklığı. Yok, hayır. O sevgi çok samimiydi, bastırması mümkün değil. Ama yine de… gidip gidip geri geliyordu zırhı. Yazık ya, Mine'ye de Serkan'a da; savrul da savrul.
Serin ama tatlı atışmalar başladı ana oğul arasında. Mine, bir yandan odadaki minik ve orta boy dağınıklıkları toparlıyor, bir yandan Serkan'a laf yetiştiriyordu. Serkan ustalıkla yan çiziyor, sorulara soruyla karşılık veriyor, bir yandan da oyunun temposunu kendi belirliyordu. Sanırsın Mine çocuk, Serkan büyük.
Bir ara annesinin eli, alt raflardan birine uzandı. Serkan'ın yüzü gölgelendi ama belli etmedi. Mine, o en altta canı çıkmış, kapağı katlanmış, sayfalarının kenarları kıvrılmış kitabı biraz toparladı ve hevesle açtı. "Bunu birlikte okuyacağız Serkancığım! Hem keyifli olur, hem de sınavlarda işine yarar."
Serkan kitabın sayfalarına baktı. Dümdüz yazı. Hiçbir hareket yok, hiç kıvrım, hiç resim, hiç görsel bir hikâye yok. İçinde sıkışmış, hapsolmuş, kendileri bile kaçmaya çalışan kelimeler vardı sadece. "Anne, başka bir şey okusak?" dedi nazikçe.
Mine, elinden kayıp giden ilgiyi hissetti. Hafifçe kaşlarını çattı ama belli etmedi. "Ama bu çok değerli bir kitap. Ben de okuyacağım seninle, hadi bakalım."
Ve okumaya başladı.
İlk cümlede bile bir sekme.
İkincide bir nefes düzensizliği.
Üçüncüde duraksama. "Zahmetle yahut metaneti muhafaza ederek… Pardon, metanet… Şey… Dayanıklılık gibi bir şey… Neyse."
Serkan içinden güldü ama dışına vurdurmadı. Hadi bakalım, kim önce pes edecek?
Mine devam etti. Uzun cümleler. Eski kelimeler. Anlamına varmadan, nefesini yanlış yerlerde alarak okudu. Kelimeler dümdüz geçti havadan.
"…müteessir bir hâlde…" (Kaşları hafifçe çatıldı ama devam etti.)
"…ve vâkıa ki…" (Gözlerini kıstı, hızla geçti.)
Serkan, annesinin zorlandığını fark etti. "Anne, sen anladın mı şimdi burayı?"
Mine kitabı elinde daha sıkı kavradı. "Tabii ki anladım! Ama sen önce kendin anlamaya çalış canım, ben yardım ederim."
Serkan nazikçe başını salladı. Sonra kitabı annesinin elinden aldı. "Anne, istersen bu gece ben başka bir şey okuyayım. Sen de dinlen."
Mine, bir an, bir anlığına, yaklaşıp yaklaşıp kaybettiği yakınlık olasılığını hissetmiş gibiydi. Ama sonra içindeki bir şey susturdu anlaşılan o hissi. Hafifçe iç çekti. "E yani… Tamam, sen bilirsin."
Serkan'ın usta manevrasını keyifle izledim. Çocuk tam bir cambazdı. Annesine ebeveynlik yapacak ustalıkta bir cambaz.
Raflara kaydı ilgim tekrar. Onlar konuşurken de kulağım onlarda, gözüm raflardaydı zaten. Neler vardı, neler…
Sessizlik yayıldı. Güzelce dolaşıyordu odağım, binbir ilgi çekici şeyin üzerinde. Ama beklenenden uzun sürünce fark ettim: Bu sessizlik, başka bir sessizlikti.
Odağımı çevirip baktım: Serkan yatakta uzun oturmuş, telefonunda bir şeylerle meşguldü. Ne yapıyordu ki? Odağımı şöyle yanına doğru yönlendirsem, görebilirdim ekranını.
Ama önce raflar…
İlgim, raflarının bereketine kaydı yeniden. Büyük boy, görselliği güçlü kitaplar, çizgi romanlar, eskiz defterleri. Sayfalarının arasından taşan çizimler, serpiştirilmiş notlar… Tuhaf bir huzur hissi yayıldı içime.
Ve bir kez daha fark ettim garipliği – bu kez nedenini de anladım:
Mine yoktu.
Kapıya baktım. Kapalıydı.
Çıkıp gitmişti ve ben… ben buradaydım.
Şimdiye kadarki deneyimlerime göre, o çıkarken fark etmesem bile kapıyı kapatırken savrulurdum dışarı. Ama bu kez olmamıştı.
Şaşkınlığım, huzurumun içinde eridi. Mine'ye duyduğum çekim, Serkan'a ve onun raflarına yayılmıştı.
Transın içinde yeniden transa girmek gibi.
O an kapının arkasında bi yerlerden Mine'nin kızgın sesini duydum: "Geç kaldın işte Erhan. Olmadı yine! Dur girme, git o kitapları aşağıdaki caddede çöpün yanındaki duvarın üstüne bırak. Bari işine yarayacak birileri alsın."
Devamını duyamadım. Bir anda bedenimdeydim.
Kanca yer değiştirebiliyordu!
Kanca eşyalara da geçebiliyordu!
Kanca, ortama yayılabiliyordu!
← Haplar | İçindekiler | Platonik →
© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.