Gece Ziyaretleri · Bölüm 7/11
İnsanlardan kaçmak, ancak insanlarla mümkün.
Serkan beni rahatlatmıştı, o güzel çocuk. Ama sadece birkaç gün için. Yeni bir ziyaret için dürtüler hissetmeye başladığımda içimden yükselen Serkan'a ilişkin anılar değil, o güzel kızcağızla ilgili kabuslara yakışır anlar oldu. Evet itiraf ediyorum işte: o gördüklerim bir kabus değildi. Bir ziyarettendi. Ama nasıl olabilirdi, hala bilmiyorum, birbiriyle çelişen karışan onca görüntü. Tek bir akış olduğundan neredeyse eminim, algım çarpıttı. Anlamak, kavramak istemediği akışı bulandırdı, karıştırdı. Eminim bundan ama asla, asla düşünmek istemiyorum. Ve yeni bir ziyaret olasılığı tam da buna sebep oluyor. Serkan'ı ve önceki daha nice deneyimi değil o küçük kızcağızın hikayesinin aslını kaşıyor. "Gömülü o, gömülü." Susss!
Günler geçtikçe baskı daha da arttı. Neyse ki işim uzaktan çalışmaya uygundu. Kod geliştirmenin dibine vurdum. Analiz toplantılarını bile ekiyordum, online olarak bile insanlarla etkileşim kurmak tetikliyordu beni. Bir bağlantı kurulmasın diye pizzacı çocukla bile kapı arkasından alışveriş yapıyordum. Ve hemen gidip tekrar televizyonun başına kuruluyordum. Yalnız kalamam. İmkansız. İnsanları görmeden, insanların seslerini duymadan… Televizyon ideal. Bir online toplatıdaki gibi etkileşim yok. Sadece duy ve sadece dinle. Kanca riskine girmeden üstelik!
En azından bu iki boyutlu ekrandan bağlantı falan kurulmaz. Üstelik canlı yayınları bile izlemiyorum. Banttan çoğu… Canlı bile olsa nereden bilecekler benim izlediğimi? İnsancıklar beni zamanda ve mekanda bu kadar uzaktan fark edecekler de söyleyecekleri bir şey olduğunu hissettirecekler! Yok artık! Rahatım.
Rahattım yani.
Sonra siyasi programlara sıkça çıkan bir kadın analistin görüntüsü geldi ekrana. Tanıtım altyazısında soyadı bildiğimden farklı geçiyordu. Soyadı başka yazılmıştı ve bam! İki boyutlu görüntü bile değil, görüntünün altındaki altyazı, ondaki farklı bir soyadı kanca oldu. Kahretsin! Saçma! Olamaz! Hem nasıl bu kadar emin biliyorum kancalanma olduğunu. Çünkü gömüldü benim tarafımdaki ah salak! göğsümden girip kürek kemiğimden çıkıp, öbür kürek kemiğimden geri girip öbür göğsümden çıktı! Nasıl ya, peki öbür yanı kancanın? Offf ya! Önden kancalı! Tüm dünyaya mı saçmış bu kadın bu kancayı!
Hemen kapattım televizyonu. Gözkapaklarımı kapattım. Ellerimin ayalarını gözlerime kapattım. Sonra sendeleyerek kalktım. Işığı kapattım. El yordamıyla kapıyı kapattım arkamdan. Karanlıkta banyoya kadar sallanarak gidip banyo kapısını kapattım. Lavaboya kapaklandım. Karanlıkta suyu açtım. Yüzümü yıkadım. Gözlerimi yıkadım. Suyu sonuna kadar açarak, gözkapaklarımı zorla açık tutarak, içinde kim bilir neler olan suyla bakışlarımı yıkadım. Kör olsam daha mı iyiydi acaba. Bu kadar güçlü bir kanca! Güçlü diye korkunç mu olacak? Ya olursa?
Kahretsin!
Sanırım direncim güçlendirdi. Korku içinde kaçındığım günler ve haftalar boyunca daha da güçlendirdim! Korktum. Korkmamdan korktum. Korkmamdan korkmama korktum. Korkmaktan korkmaktan korkmama korktum. Pozitif döngüye soktum, kahretsin. Ben yaptım. Belki bu kerelik belki kalıcı olarak değişti bir şeyler.
Kaçış yok! O kadının söyleyeceği bir şey var. Bir öyküsü var. Anlatamadığı, insanların bilmediği, en yakınındaki insanların hissetmediği, içinde kalmış bir öykü var.
Ve ben öykülerden korkuyorum. Paylaşılamamış öyküler korkutucu. İnsanlık halleri! Korkutucu.
Bu son kanca gerçekten olduysa, artık havada gezen radyo dalgaları sanki bu kancalar ve ben de antenlerini kapatamayan bir radyoyum. Dünya mı değişti, atmosfer mi daha geçirgen oldu yoksa ben böyle kaçına kaçına içimdeki açlığı mı çok büyüttüm de alış gücüm mü katlandı? Beni hissederek, bakışlarımı hissederek, varlığımı hissederek kurulmuş bir bağ değildi bu. Aslında bazı insanlar, sürekli bu dalgaları yayıyorlar. Ya da belki bir şeylere yüklüyorlar: Mesela değişen soyadlarına. Açıklaması bu olmalı.
Dinlemeli miyim bu öyküleri? Ziyaret etmeli miyim bu kadını? Ve başkalarını? Oy hakkım var mı?
Ayaklarım beni artık yatağımı da taşıdığım hayal odama sürüklüyorlar. Bu televizyon karakterinin öyküsünü dinletmek istiyorlar. Ekran başındaki milyonlarca izleyicisinin bilmediği öyküsünü anlatmaya ihtiyacı var. Ne kadar kötü olabilir ki?
Bir yandan ilaçlar kadar kötü olmasının imkansız olduğuna kendimi ikna ederken, bir yandan bir başka kurumsal afetle karşılaşmayı umarken yavaşça dalıyorum varlıkla yokluk arasına.
Karşımda büyük bir televizyon ekranı, haberler akıyor. Siyasilerin açıklamaları… Vıdı vıdı vıdı…
Daha yönümü değiştirmeden, arkamdan gelen sesler algımı kaplıyor. Çok tanıdık ve sert bir erkek sesi. Alışık olduğum uzun cümleler, değişken akışlı tonalite yok. Net. Güçlü. Vurgulu cümle parçaları. Cümleler yarıda kesiliyor. Duruyor. Yükleniyor. Tekrar. Aynı ama anlam bütünlüğü olmayan cümle parçası birkaç kere üst üste tekrar ediyor. Bir siyasetçiden çok, etkileyici bir oyuncunun ses provası gibi. Tekrar. Tekrar. Aynı ama farklı.
O yöne döndüğümde, kancalandığım analisti görüyorum. Salonun yemek masası bölümünde. Masaya iki dizüstü bilgisayar ve öbek öbek kağıtlar yığılmış. Bir elinde dizüstülerden birine takılı fare. Çok usta bir el bu. Yıllardır konuşmalar bölüp parçalamış, açıklamaları didiklemiş, durdurarak, ileri geri sararak, en çarpıcı cümleleri, en gizli anlamları yakalamış olmalı bu el. Şimdi o ustalığı gözlerimle görüyorum: Parmakları plastiğin üzerinde işini çok iyi bilen bir kavramayla kıvrılıyor, istediği tepkileri tam olarak istediği anda almayı bilen parmak hareketleri. Bekliyor. Tıklıyor.. Küçük ama çok net bazıları aşırı ince ayarlı dokunuşlar. Devam ediyor. Geri sarıyor. Biraz daha yavaş, biraz daha dikkatle. Ses, tıklamalarının ritmine göre bölünüyor ya da sürüyor.
Güzel. Sakin bir ortam. Sadece işin gerilimi. Siyasal metin analizi ne kadar gerilimli olabilirse. Gerçekle karışan gerçeküstü yok. Ne yapacağından korktuğum rahatsız tipler yok. Zarar görecek masum çocuklar yok. Zihnimin en ardından geçen sesi bastırmaya çalışıyorum: İlaçlar yok, ilaçlar yok, ilaçlar… Ve üstelik ekranda göründüğünden çok daha derinlikli bir kadın. Daha önce yalnızca ekrandaki yansımasını izlemiştim. Şimdi ise gerçek derinliğiyle burada, çok daha cazip bir deneyim. Ekranda sadece keskin ifadeler, sert analizler görmüştüm. Şimdi ise… Çekiciliği var. Gerçek ama yine de dokunulamaz bir çekicilik. En azından, artık onu iki boyutta değil, derinliğiyle görebiliyorum.
Masaya yöneldim. Kadının omzunun üstünden bakıyorum. Ne yapıyor?
Başını hafifçe eğmiş, ekrana odaklanmış. Omzunun hemen üzerinde, ensesinin başlangıcında bir tutam saç kaçmış, dağınık. Ekrana yaklaşıyor, gözleri tarıyor, parmakları fareye hafifçe dokunuyor. Bir an duruyor, nefes alışı fark edilir şekilde derinleşiyor. Boştaki eli boynuna çıkıyor. Düşünür gibi, ama parmakları kulağının ucunun altında boynunu okşuyor. Sonra tekrar hareket ekranda. Çok küçük, neredeyse bilinçsiz bir dil hareketiyle dudağının köşesine dokunuyor. Sanki izlediği görüntünün içinde şahsına özel bir mesaj arıyor.
Dizüstülerden birinden görüntüleri inceliyor ama kulakları gözlerinden bile daha aktif gibi. Diğer ekranda açık bir Word dosyası var. Bir konuşmayı çözüyor olabilir. Word dosyasında sadece bazı zaman işaretleri not alınmış. Belki de çalışmaya yeni başladı.
Konuşmada bir yer arıyor sanki. Birkaç kere oynatma aracında ileri geri çeşitli noktaları deneyip dinledi. Sonra aradığını buldu. Word'e saniyesini not aldı. Konuşmanın tonunun yükseldiği ve sertleşmeye başladığı bir an.
Elleri görüntüden geriye çekildi. Konuşmayı çözmeye başlamasını bekliyorum, başlamıyor.
Merakım iyice artıyor. Omzundan bakmak yerine karşısına geçiyorum. Eli öne doğru düşen bir tutam saçı otomatik bir hareketle kulağının arkasına attı. Ama bu, yalnızca bir refleks değil. Bir hazırlık. Kasları gevşerken, nefesi fark edilir şekilde değişiyor. Derinleşiyor. Sanki içine kapanıyor bir an. Uzun bir dalıştan hemen önce…
Dudakları aralanıyor, nefesi dudaklarının kıyısında takılı kalıyor. Ekrandaki görüntüye kilitlenmiş gözleri, göremediğim bir noktaya, sesin içinde bir yerlere dalmış gibi. Diğer eli boynunda geziniyor, parmakları gömleğinin düğmesine takılıyor, bilinçsizce dokunuyor, hafifçe oynatıyor. Düğmenin açıldığının farkında bile değil. Bedenindeki küçük değişimler, zihnindeki büyük dalgalanmaların yüzeydeki izi. Bir an kıpırtısız kalıyor. Ama o duruşta bile mikro kaslarındaki hareket nabız gibi atıyor.
Sonunda elini oynat düğmesine götürüyor. Hareketin kendisinden çok, onu izleyen duraksama çekiyor beni içine. Parmaklarının ucunda bir tereddüt. Dudaklarını ısırıyor, çok hafifçe. Ve…
Oynat.
Bütünleşmeyen, parça parça ifadeler. Ama sesin temposu dalgalanıyor. Yüksele alçala, ritmik vuruşlarla dövüyor havayı.
Ve…
Zil balta gibi iniyor, ding dong, ve tekrar, ding dong.
Vücudu refleksle geriliyor. Hırlar gibi kızgın bir ses çıkıyor boğazından. Parmağı tıklıyor. Ses kesiliyor. Elini yavaşça fareden çekiyor. Kalkarken ekrana, az önce elinden bir şey alınmış gibi bakıyor
Ve kapıya yöneliyor.
Ben de beraber.
Delikten baktığında yüzü asılıyor. Kapıyı açıp tek kelime bile etmeden dönüp arkasını salona yürüyor.
"Ne kadar çabuk değiştirmişsin anahtarı" diyor kapıdaki henüz görmediğim kişi. Ben sese doğru yönelirken salondan "Birkaç yıl gecikmeyle…" diye bir cevap geliyor. Kızgın değil. Üzgün değil. Duygusuz bir yorum sadece. Hançeri karnına saplayıp, sapını çeviriyor. Bir kasıt yok, böyle yapmak gerekli sadece.
Kapıdaki adam işine yaramamış anahtarları cebine kaldırıp alışkın hareketlerle içeri giriyor. Deri ceketini vestiyere asarken bakışları salonda. Ceketi gözleriyle değil sadece elleriyle asıyor. Giden soyadın sahibi.
"Beş yıldır anahtarımla girmeye alışmışım kusura bakma. Her zamanki alışkanlıkla çalışıyorsundur bölmeyeyim diye zile basmamıştım."
Düz sesi. Duyarlı, ilgili. Ama dümdüz. Güç yok, sarsıntı yok. Sakin. Çok sakin. Kadın bir karadelikten kaçınır gibi uzaklaşıyor ondan, adımlarında az önce içinde olduğu ritim, bedeni yükselip alçalarak yürüyor sanki. Frekansını kaybetmeye isyan eden bir abartı.
Salon kapısından giriyoruz. Kadın pencere kenarında dışarıya bakıyor, yüzünü güneşe doğru çevirdi. Gözlerini kapattı ışığa karşı yüzü güneşte. Öyle konuşuyor.
"Sana girecek yer yok artık. Niye geldin? Can'ı görmek içinse bu akşam çalışacağım için anneannesine bıraktım. Pek severler damatlarını, evdedirler, istersen yukarı çık." Yüzünde güneşin ışığı az önce içinde olduğu ritimle sevişiyor. Gözlerini kapatınca evdeki yabancıyı dışarıda bırakabildi, omuzları titreşiyor.
"Çıkışta uğrarım" diyor adam. Gözleri yorgun, kadına ilgisi hala çok yüksek, ondaki hırçınlık arttıkça aşkı depreşiyor. Canını yakıyor aşkı, harlı. Ama işte. Yetmemiş. Elini saçlarının arasından geçiriyor geriye doğru. "Kitaplıkta bazı taslak sözleşmeler falan kalmış. Yarın işte gerekli olacaklar. Götürdüklerimin arasında olmadıklarına göre burada kalmış olmalılar."
"İşine bak, ben meşgulüm" diyor kadın, bir güneşten ayrılıp öbür güneşe dönüyor, masadaki düzeninin başına geçiyor. Ama masada kalktığı ana göre çok daha solmuş enerjisi, diri tutmaya çalışıyor.
Beş yıl ve bir çocuk. Ve aşk da yetmiyor bazen demek.
Adam başka bir odaya geçerken kadın oynatma düğmesine bastı sonunda. Bir önceki basmaya hazırlandığı ana göre çok farklı bu sefer. Baskılı bir kariyer ve bozulmuş bir ilişki ile iki yandan yıpranmış bir kadın basıyor düğmeye. Bu sefer araya girmeden, kesintisiz izliyor. Seçtiği anlarla bölmüyor akışı, atlamıyor. Güçlü bir erkek sesi sertçe ve hızla tırmanan bir tempoyla, güm güm güm vurgularla konuşuyor. Cümlelerinin sonunda soluklu noktalar. Duraklamıyor, duruyor. Daha üç cümlesi bitmeden o yorulmuş kadın, güneşi takip eden bir ay çiçeği yeniden. Ekrana doğru yaklaşırken birkaç tutam saçı daha kurtuluyor kulaklarından. Sonra dudağını ısırarak kapıya gidiyor bakışı. Sesi azaltıyor. Bir eli tuşlarda. Cümleler şimdi kesik kesik geliyor. Atlayarak ilerliyor. Diğeri eli huzursuz bir kuş, nereye konacağını şaşırıyor. Bedeni kıpır kıpır, sandalyesinde bulamıyor huzurunu, oturuşunu değiştiriyor. Sık sık teninde saçında dolaşıyor kuş. Burnu, yanağı, boynu, saçı, açılmış düğmesinin güzelce sunduğu gerdanı. Biraz sonra yarım dakikalık bir bölümü kesintisiz dinleyip alkışların yükselmeye başladığı anın hemen öncesinin saniyesini tam olarak belirleyerek not alıyor. Fareyle tıklayıp durduran eli uzanıp notu alırken, diğer eli tüm parmakları ve avcuyla çıplak tenine kapanıyor gömleğin açık düğmeli yerinden, bir an, kısacık, tam temas. Bedeni kasılıyor. Temasa teslim oluyor, bu el sanki kendisinin değil. Huzur. Rahat bir nefes alıyor kasılmanın ardından. Ama küçücük. Yetmedi mi küçüklerden çektiği, her şeyin küçüğünden. Ufku daralıyor yine. Daracık atmosferi, nefes alamıyor. Yiyerek doyar mı insan? İyi de yemeden doyar mı? Tam dolu hissetmeden senelerce? Oyum şu an, olmayan bedenimde daralıyorum onunla birlikte. Kancalarımız birleşti.
Masaya doğru uzanıyorum. Kadının profilini de üzerinde çalıştığı şeyleri de görebiliyorum bu açıdan.
Yetmeyene dönüyor yeniden. Saçları giderek dağılıyor. Eli, huzursuz bir keşifte, doymayan bir açlıkla gezinip duruyor. Dudakları aralanıyor, nefesi içine düğümlenip çözülüyor. Cümlelerin ritmiyle inip kalkıyor bedeni, her vurguda biraz daha derine gömülüyor, kendi derinliğine. Ses, ritim, yükselip inen dalgalar. Bedeninin kıvrımlarıyla sarmalanan bir akış.
Açık kapının kenarını tıklatıyor düz ses. "Çıkıyorum ben. Can'a uğrayıp giderim."
Kadının daldığı işten kafasını toparlayamadığını düşünmüş olmalı, "Kapıyı arkamdan kapatırım" diyor.
"Bakanın" diyor kadın, "çok önemli bir açıklaması vardı da." Gözleri düz sesin bedenini tarıyor, kıpırtı arıyor, heyecanına bir eş. "Yarın onun analiziyle ilgili 2-3 ayrı kanala gideceğim." diyor yutkunarak.
Kafasını sallıyor adam, onaylarcasına değil, alışkanlıktan, sessiz.
"Geçenlerde yazdığım yazı çok tepkisini çekmiş." Ondan bahsederken heyecana eşlik arayan parçası, bedenine gömülüyor yeniden, derine. "İsim vermedi ama çok sert konuştu. Düzeltmek lazım durumu." Sert kelimesinde nasıl da titriyor sesi.
"Tamam" diyor adam. Salonun kapısını kapatıyor yavaşça. Ses düz tepki düz çizgi boyunca dalgalanan bir sinüs fonksiyonu sadece.
Dairenin kapısını açma sesi dönüp dönüp tekrarlanan konuşmanın sesinin altında kayboluyor.
Ama kapıyı çarparak kapatışının sesi gayet net duyuluyor.
Kadın çarpan kapının sesi değil bambaşka bir şeyle bir kez daha sarsılıyor ve ben evimde buluyorum kendimi.
← Büyürken… | İçindekiler | Açlık →
© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.