Açlık

Gece Ziyaretleri · Bölüm 8/11


Çok sarsıldım. İlaçlardan bile fazla sarsıldım. Kadının o doyumsuzluğu, çaresizliği, iliklerime kadar hissettim. Ve ziyaretten dönüşte de yanımda getirdim. Ya da zaten olanı inkar edilemez şekilde dayattı deneyim. Açım, açsın, aç, açız, açsınız, açlar. Sadece bizim toplum mu? Sadece insan mı? Tüm canlılar. Hatta belki tüm varlık. Yaşam aç, arayışta. Varlık aç, yaşam nereden çıktı?

Televizyon açık kalmış. Yine o kadın. Hatta nasıl ya, aynı an mı bu. Soyadının değiştiğini fark ettiğim anı yeniden mi yaşıyorum? Keşke saate baksaymışım kaçtı diye. Kanca orada işte yine, hiç kullanılmamış gibi parıldıyor.

Ne oluyor? Aynı ana geri mi döndüm?

Doğru olamaz, ama ya oluyorsa, zamanda geri sıçradıysam. Durdur durdur durdur. Hemen televizyonu kapattım. Gözkapaklarımı kapattım. Ellerimin ayalarını gözlerime kapattım. Sonra sendeleyerek kalktım. Işığı kapattım. El yordamıyla kapıyı kapattım arkamdan. Karanlıkta banyoya kadar sallanarak gidip lavaboya kapaklandım. Musluğu el yordamıyla açtım. Yüzümü yıkadım. Gözlerimi yıkadım. Suyu sonuna kadar açarak, gözkapaklarımı zorla açık tutarak bakışlarımı yıkadım. Bunları zaten yapmıştım ben, bunları yaşamıştım.

Kahretsin!

Faydası yoktu! O kadının söyleyeceği bir şey vardı ve söylememişti daha. Yetmemişti. Bir öyküsü vardı. Ve bir öyküsü daha. Çok öyküsü vardı. Ziyaretimde de dökülememişti anlaşılan. Yaşam ve tüm dünya üstümde bir tur daha atmaya karar verip geriye mi sıçramıştı?

Uzun süredir bana kanca atabilecek her şeyden korkuyordum— ve şimdi o, yakamdan tutup beni kendi açlığıma çekti. Bir oldum onunla, kadın oldum, aç oldum erkekken hiç anlamadığım derinliklerime kadar hissederek. Aç ağızlarımızdan bedenimizde, kanlıca kancalı, çekildim o eve yine.

Aynı salon. Ama kimse yok. Televizyon yine açık. Masada iki dizüstü bilgisayar duruyor ama kafaları biraz öne eğilmiş; ufak bir çalışma arası. Tuvalete falan mı gitti? Henüz denk gelmedim hacette kimseye neyse ki, kanca çekerken ne bileyim kim nerede?

Masaya yöneliyorum. Ekranların iki yanında yayılmış kağıtlar, yazıcıdan çıkmış haber ve köşeyazısı metinleri. Yorumcumuz buralarda bir yerde. İnternet haber sitelerinden taze çıktı alınmış metinlerdeki sert kalem izleri, karalanan bazı cümleler ve hatta çizilirken delinen yerler hep bunu gösteriyor.

Ama nerede bu kadın? Kancanın varlığını tüm mekâna yayılmış hissediyorum—onun deneyiminin bütününe bağlanmış gibiyim, en azından bu evdeki… Bir deneyelim: Salonun kapalı kapısına yöneliyorum—ve evet, içinden geçiveriyorum. Buna hiç alışabilecek miyim? Olacağını bildiğim halde yine de sarsıyor insanı. Normalde bağ hep tek bir yönden çekerdi—kişi neredeyse o yönden. Hep o tek yön. Ama burada? Her yönden hissediyorum bağı. Her yerden çekiyor—ve itiyor da. Bir örümcek ağının merkezindeymişim gibi, her ip ayrı bir tarafa asılıyor.

Bu da bir tür özgürlük tabii—ortalama kafeslerden biraz daha geniş olanından. Ama parmaklıklara dokunmadığın sürece. Dokunursan asıl sorun başlıyor. Zaten o yüzden bazıları Mars'a roket yapmıyor mu?

Ön kapıya bakıyorum. Onu da denesem mi? Buradaki anlaşılmaz bilinçli gözlem parçam bir sıçrayış yapabilir mi acaba. Ev içi uzay görevi. Tüm sistemler hazır.

Ev içi keşfe devam ediyorum onun yerine. Görmediğim ayaklarımla adımlarımı hissediyorum. Sanki daha çok varlık mı kazanıyorum ziyaretimde? Ellerim olmasa da dokunmaya çalışıyorum birkaç küçük şeye, itmeye; olmuyor. Eski usül süzülmesine izin vererek odağımın, dolaşıyorum evde. Daire kapısını da deniyorum önünden geçerken sonunda ama onun ötesi sınır dışı, geçemiyorum. Ve odalar arasında gezinirken sonunda buluyorum onu: Yatağın kenarında, elindeki çıktıya eğilmiş.

Satırlar boyunca ilerlerken, kaşları giderek daha çatıldı. Yazının sonuna ulaşamadan sayfayı yüzü hizasına kaldırıp satır satır tekrar okur gibi baktı ve paramparça etti. Makyajı akmış, üzerindeki mavi gömleğin yakası çarpılmıştı. Derin bir nefes aldı. Ellerindeki parçaları öylece bıraktı ve dönüp çekmecelerden aldıklarıyla ebeveyn banyosuna geçti. Birkaç dakika sonra döndüğünde, bozulmuş makyajını temizlemişti. Gömlek de yoktu. Yeni giyilmiş beyaz bir atlet ve pijama altı. Sütyensiz atletinde rahatsızdı. Göğüslerini yokladı. "Off ya bu salak şeyler niye böyle büyüdü yine!" Kendisine bile öfkeli gibiydi. Ama parmakları iyice dikleşmiş uçların da üzerinden geçiverdi. Titredi.

Öfkeyi hissettim önce, kendi öfkem sandım. Yoksa onun öfkesini çok yakından mı hissediyordum. Sonra altından bir şey daha çıktı: Göğüslerini avuçladığında, nasıl taş gibi dolgun olduklarını ellerimde hissettim. Kendi ellerimde kendi şehvetimdi hissettiğim ama onundu da. Parmağım, ince kumaşın üzerinde sertleşmiş ucuna sürtündü.

Eldeki kavrayıştım, parmaktaki merak, içindeki öfke ve offf o en içindeki şehvet; hepsi bendim. Şehvet kabardıkça öfkem bastırıyordu şehvetimi. Havadaki kamera başka bir şey olmuştu artık. Derinleşen nefesi doğrudan içimdeydi, tüm algılarını giyinmiştim onun. Güçlü bir çabayla geri çekildim. Geri çıktığımı sandım, ama sadece saçlarını görebildim bir anlığına. Zınk diye geri düştüm ona. Çakılmıştım içine. Kamera ne ilkel bir teknoloji!

Varlığımın yokluğuna alışmıştım bunca ziyarette. Şimdi başka bir bedeni mi giyindim?

Bu göğüslerim neden bu kadar ağrıyor her zaman giydiğim atletin içinde. Bu kadar dar mıydı bu? Ne kadar güzel ağrıyor böyle. Kaşlarım çatıldı, dudaklarımdan bir küfür savruldu. Ayıramıyorum kendimi ondan. İkinci kere denediğimde değil bir adım bir santim bile çıkamıyorum geriye, ne de ileri!

Bedensel yokluğuma rağmen duygularımı hissediyordum. Korkum, kaygım, şüphem… İlaçlar ah ilaçlar… o anne, o çocuk. Unut, unut.

Hissedemesem gerçekten bir kamera olsam sadece güzel olmaz mıydı? Ama şimdi; öfke o kadar güçlü ki. Sadece o mu? Tüm duyguları bir kişinin ve tüm bedeni. Onun bedeni. Onun duyguları. Ve kökünden gelen, doğrudan yaşamak şehveti. Özümdekilerden bile daha canlı, ama bana ait olmayan hisler. Bir kadınınki üstelik. Çok tanıdık ama bambaşka. Cinsiyet değil ki sadece. Tamam bir kadın bir erkekten çok farklı. Ama bir erkek de başka bir erkekten çok farklı olurdu sanırım, böyle tüm duygularıyla bütünleşince, nasıl farklı olmasın? Kendi keşif duygum kabarıyor. Çok güçlü. Haftalardır pençesinde olduğum kaygım ve korkum taa evimde kalmış şimdi sanki, ama keşif burada işte, çok canlı. Merakla tutunuyorum sadece, pasife alıyorum kendimi. Gözlemeliyim biraz. Bu, çok yeni!

Çözülecek elbette çözülecek, tüm ziyaretler çözüldü şimdiye kadar. Üstelik o yine farkımda bile değil, tepkilerinde en ufak bir şaşkınlık oluşmadı. Keyfini çıkar meraklı manyak. Zaten hep o insanları merakından değil mi başına gelenler! Ne var bunda şikayet edecek! Acaba tekrar yapabilir miyim? Başka bir ziyarette? Merak!

Derin birkaç nefes aldı. Daracık atletin nefesle daha da sıktığını hissediyorum. Neden daha rahat bir şeye geçmiyor acaba, ama böyle sarılmak, böyle sımsıkı. Dudağını ısırıyor. Ufak bir küfür savurdu. Önceki ziyarette hiç bozulmamıştı ağzı. Öfkeden mi? Şehvetten belki. Kafasını bozan şeyleri yerdeki kağıt parçalarıyla beraber geride bırakıp odadan çıkarken çalan telefonla durakladı. Bu sefer ağır bir küfür savurdu. Ağzı daha bozuk olan kadınlar mı ne? Yoksa sadece yalnızken mi böyle açılıyor ağızlar? Ya da neredeyse yalnızken? Uzanıp cebini aldı yatağın yanından ve ekrana bakınca kızgınlığı azalsa da sıkıntısı arttı.

"Anne, çalışmam gerekiyor biliyorsun. Can'ı o yüzden bıraktım zaten size. Ne var?" Annesiyle temas, çocuğunun konu olması, öfkesi yatışıyor ama daha etkili bir yatışma şehvetinde, kökünde. Ama öfkesi ve şehveti yatışırken beden ve can da soluyor biraz, pörsüyor. Sonra yerdeki kağıtları görüyor dinlerken. İkiye bölünür gibi oluyor benliği. Ağızdan tatlı dil dökülürken ayaklar öfkeyle kağıdı ezip yırtıyor. Parçalar dağılırken sesi yumuşuyor. Tatlı dilin sabrı öfkeye tutunuyor. Benlikleri tekrar birleşiyor. Sesi daha sakin ama daha canlı aynı zamanda. Bir ölünün sakinliği değil bu, canın dinginliği. Tatlı tatlı yatıştırıyor annesini o küfürleri eden ağız: "Bunu bin kere konuştuk ya zaten daha önce anneciğim. Yemiyorsa yemesin. Yeterince acıkmadığındandır, birazdan kendisi ister zaten. Benim ne diyeceğimi biliyordun zaten annem, rahat ol. Zorla yedirmek istesen yedirirdin ve bana da hiç konu etmezdin. Derdin ne anne?"

Sıra ikinci parçadaydı. Parmakları ve topuklarını kullanarak onu da parçaladı. Ayaklarında parçalanan parçalardaki öfke bedeninde yükselirken sabra dönüşüyor o da ağzından tatlı dil olarak dökülüyordu telefona. Tatlı dil sabra rağmen zorlanmaya başladı sonraki cümlelerinde:

"Zamanında neden soyadımdan hemen böyle vazgeçtim, en azından iki soyadı kullanmadım diye bana çıkışan da sen değil miydin anne? Şöhretimin artık artmaya başladığı bir dönemdeyim, kariyer açısından yaptığım bir hatadan dönmek diye kabul et. Doğru olan bu ve bunu tartışmak istemiyorum şimdi. Çalışmam lazım. Kapatıyorum." Kapattığı anda küfrü savurdu. Sabır sınırsız bir kaynak değildi sonuçta.

"Hayır" dedi kendine, "suçluluk duymayacağım." Elindeki telefonu yastığın üzerine öylece bıraktı. Salona giderken yerdeki kağıtları da toplayıp çöpe attı.

Masaya, dizüstü bilgisayarların başına yerleşti. Ekranları kaldırdı, şifreleri girdi. Soldaki ekranda iki sayı grubu vardı. Onun gözlerinden onun odağıyla bakıyordum artık, saniye detayında zaman aralığı kaydı olmalıydı bu. Zaten hemen sonrasında tahminimi doğruladı. Sağdaki ekrandaki video oynatma programında başlangıç ve bitiş anı olarak girdi bu saniyeleri. Oynatma bitince otomatik başa dönmeyi de seçti.

Sandalyede geriye doğru yaslanıp, rahat hatta hayli rahat bir pozisyonda dinlemeye başladı. Rahat davranmaya çalışan bir direnci zırh gibi giyiniyordu, bir hazırlık… Bu duyguyu içeriden hissetmenin çarpıcılığıyla sarsıldım. Siyah beyaz televizyondan yüksek çözünürlüğe geçmek gibiydi; detaylar aniden patlamıştı. Duyguları yüzeysel algılamanın yoksunluğundan şimdi en ince detayların bombardımanı altında kalmaktan körleşmeye geçmiştim. Takip etmek çok zordu.

Ekrandan gelen ses sertleşmeye başladı. Her cümlede keskin ve tekrarlı vurgular vardı. Her cümlenin sonundaki nokta, salonu sessizliğe boğuyordu. Ta ki daha ağır vurgularla daha sert gelen sonraki cümleye kadar.

Dakikalar süren tüm bu konuşma kendisiyle ilgiliydi. Yazdığı bir yorumdaki eleştirilerinin her birini tek tek ele alan cümleler. Daha videonun ilk oynayışının sonuna gelmeden oturduğu yerde dimdikti. Sırtım sandalyeden kalkmış, belim çukurlaşmış, omuzlarım geride. Atlet daha da dar ve sertleşen göğüs uçlarımda baskı sızlatıyor. Ama şimdi bu son derece önemsiz. Gözlerim ekrana kilitli, saldırı ve savunma arasında gidip gelen sert bir duruş. Yeniden bir gayretle algımı dışarıya değil -o ne mümkün?- ama içeride azıcık geriye çektim. Kendimi tamamen kaptırmamalıyım. Ya onda tamamen yok olursam… O minicik farkı hayat memat meselesi gibi görüp, azıcık kenarda durmalıyım içeride.

İkinci oynama başlayıp sesler tekrar kademe kademe yükselirken o da elini ekrana doğru sallaya sallaya konuşmaya başladı:

"Her icraatini hakkıyla takip etmedim mi?"

"Herkesin eleştirdiği şeyleri bile, gerekçelerini anladığımda savunmadım mı?"

"Hep dürüst ve tarafsız değerlendirip tam bir emekle en doğru bir şekilde yorumlamaya çalışmadım mı?"

Kayıttaki sesle kavga ediyordu artık!

"Yanlış yaptığında, yanlış yaptığını düşündüğümde eleştireceğim tabii ki! O yalaka kalemşörlerin gibi mi sandın beni!!"

Saçları biraz daha dağılmış, saçlarının dibinde bir iki damla ter belirmişti.

Bağırdı: "Bugünkü gazetelerde o şerefsizce yazıları yazıp beni küçük düşürmeye çalışan salaklarla aynı lafları nasıl kullanırsın! Onlar mı veriyor ağzındaki lafları!!!"

Bir öksürük sesiyle kendine geldi. Oturduğu sandalyeyi arkaya devirmiş halde, ayaktaydı. Yumruğu sıkılıydı ekrana karşı. Giderek daha da tırmanmakta olan gür sesin geldiği ekranı çarpar gibi kapattı aşağı. Ses kesildi.

"Sedat…"

"Aşkım…"

"Duymamışım geldiğini, zili çalmadın?"

"Ne zaman çalıyorum ki aşkım? Çalışıyorsan falan bölmeyeyim diye anahtarımla açtım yine."

Sandalyeyi düzeltip oturdu.

"Bakanın çok önemli bir açıklaması vardı da. Yarın onun analiziyle ilgili iki üç kanala birden davetliyim. Bi de o aşkım falan, biraz dikkat et konuşmana."

Sedat'ın yüzüne bakıyorum bunu söylerken. Yüzündeki gülümsemeyi alıp buruyor son cümlem, buruşturuyor, çöpe atıyor.

Geçiştirmeye çalışıyor acısını, onu acıtmak neden bu kadar zevkli?

"Bu sefer de sana mı denk geldi ayarsız öfkesi?" diye kaçmaya çalışıyor süngümün ucundan.

Yeniden o minicik milimetre geriye kayıyorum içeride. Sedat'a işkence ederken, kendi içindeki uçurum kenarında dans ederken o olmak çok tehlikeli.

"Geçenlerde yazdığım yazı çok tepkisini çekmiş. İsim vermedi ama çok fena konuştu. Düzeltmek lazım durumu."

"Ekrana karşı kavga ederek düzeltmen pek kolay olmaz herhalde. Neyse yazmaya başlamadan önce hafiflemiş olursun belki, iyi gelir."

Buz ve boş bir bakışla cevap veriyorum. Tabii ki, of ya, tabii ki, ne yazık ki… duramıyor yerinde, duruşunu koruyamıyor. Dik dur be adam!

"Sen rahatsız olma" dedi kaçmak için etrafa bakınmak yetmeyince, "üzerinde çalıştığım dava dosyalarından birini buralarda bırakmışım sanırım, ona bakınıyorum. Benim de çalışmam lazım biraz."

Dosyayı bir rafta bulup çıkarken gülümsedi. Koca, üstelik baba da olmuş bir koca. Ama gülümseme yakışıklı bir çocuğun gülümsemesi. Etkileyiciydi, çok etkileyiciydi, ben de biraz gelişmiş bir çocukken.

Yine, yine geriye çekiyorum kendimi içinde. Onda kaybolmak, ziyarette kaybolmak, nasıl bu kadar çekici? Transta kalırsa bedenim, ölüp gider herhalde. Arayıp soran da olmaz. O zaman buradaki bu gözleyen ne olur? Ben hangisiyim, neredeyim? Risk çok yüksek, geri çekil geri çekil; ne zaman düşüyorum böyle, sürekli bir çekime direnmek, yerçekimine karşı olmayan kanatlarımı çırpmak gibi! Kafamın içindeki yankılar arasında bir hareket: Ekranı tekrar kaldırıyor. Oturumunu açıp kaldığı yerden devam ettiriyor işaretlediği parçayı. Sesi biraz kıstı.

Öfkesi dinmiş gibiydi. Düşüncelerinin derinleştiği anlarda hafif çatılıyordu kaşları ve sonra bazı notlar alıyordu. Bir iki turdan sonra not almayı bıraktı. Tam olarak dinlemiyordu da. Cümlelerin anlamını değil, sesi, sesin tınısını, sesin müziğini dinler gibi bir hali vardı. Oturduğu yerde doğrulup ekrana daha yaklaştı, transa girmişti sanki. Gecenin karanlığında hızla gelen arabanın ışıklarında donup kalmış bir tavşanın biri kıvrık kalmış kulağı… Ekrandan düşen ışıkta, az önceki heyecanında yerinden kurtulup olmayacak bir açıyla kıvrılmış bir tutam saçın kımıltısızlığı… İçeride öfke maskesi inmeye başlamış. O derin, sınırsız, köke kadar inen ilginin zonklayan sızısı.

Sedat'ın odaya girdiğini fark etmedi. Sedat da onun bu translarına, yoğun çalışmalarına alışık bir havada onunla ilgilenmedi. Başka bir dosya daha arıyordu anlaşılan. Ararken gözleri sesi kapalı halde hala açık olan televizyona takıldı. Ekranda karısının görüntüsüne takıldı. Karısının görüntüsünün altındaki yazıya takıldı.

"Bu ne Esra!" dedi buz gibi ama fısıldayan bir sesle. Sonra kadının duymadığını fark etti. Sesini biraz yükseltmedi, düpedüz bağırdı: "Bu ne Esra!"

Esra hafifçe silkinip kendini olduğu yere geri getirdi. Evinin salonuna. Uzaklardan gelmiş bir yorgunluk vardı gözlerinde. Sedat'a baktı. Televizyona baktı. Televizyonda kendi görüntüsünü fark ettiğinde gözlerinin alttaki yazıya inmesine gerek yoktu. Sedat'ın şaşkın ve kırgın bakışlarında okumuştu zaten bekarlık soyadını.

"Bir şey yok… Kariyer danışmanımın tavsiyesi."

"Neymiş tavsiyesi?"

"Şimdi ben bir ünlenme eğilimine girdim ya hani… Bunun devam edeceğini düşünüyor."

"Edecek tabii. Ben de sana kaç kere söyledim zaten. İyi çalışıyorsun, karşılığını alacaksın."

Esra, çalıştığı kayıtta yüksele yüksele devam eden azarlamanın oynayışını durdurdu. Ekranda bir şeylerle daha uğraştı. Farenin yerini gereksizce değiştirdi eli.

Sedat'ın bakışlarından daha fazla kaçması mümkün değildi.

"30 yıla yakın taşıdığım soyadı, kendi soyadım! Hem akıllarda kalma açısından tınısı daha uygun, hem de kendimi daha rahat hissediyorum bu hitapla."

Ben aynı ana yeniden gelmek yerine, paralel bir evrene mi sıçramıştım? Bunlar onlar mı? Onların başka bir versiyonu mu? Boşanmak üzere değiller gibi şimdi. Oysa önceki ziyaretimde… Düşünmeye vakit kalmadı. Sedat gelip en yakın sandalyeye oturdu. İki ekranın arasından uzanıp elini tuttu.

"Soyadına ne yazmışlar hatta isterlerse hiç yazmasınlar o kadar umurumda değil biliyorsun. Seneler önce de benimkini kullanacaksın diye bir özel talebim olmamıştı zaten. Ama… İyiyiz değil mi?"

İçimde öfke çaresizlik sıkışmışlık, nükleer bir bomba patladı. Bedenimde yükseliyor patlama. Büyük bir gayretle bastırıyorum. Yüzüme ulaşan anlık bir gerilme, bakışlarımda ezgin büyük başa çıkılmaz bir üzüntü. Yüz daha kolay, gözler çok daha yakın içeriye. Bakışları kontrol etmek zor. Bir mantraya tutunuyorum patlamayı içeride tutmak için: Dik dur be adam, ezilme karşımda, off ya, ez beni romantik serseri, beceriksiz!

Paramparça bir halde o bir milimetreyi yeniden geriye çekiliyorum. Radyasyon tütüyor bedenimizden.

"İyiyiz iyiyiz" dedi Esra. "Ama çok oldunuz artık. Annem arayıp durur, sen ikide bir odaya gelirsin… Nasıl yetiştireceğim ben yarına hazırlıklarımı?" Uzaklaş burdan mahvedeceğıim seni. Evlilik falan kalmayacak, yüz yüze bakamayacağız bir daha. Sen beni yenmelisin, ama yenemeyeceksin işte belli, hiç, hiçbir zaman. Yıktırma bana herşeyi çek git, yıkıl karşımdan o içimi bayan tatlılığınla!

Sedat ellerini çekti ve suçlu suçlu baktı ona.

"Hadi sen üst kata annemlere çıksana. Hem Can gün boyu özlemiştir seni, hem de ben bir iki saat rahat çalışmış olurum."

"Peki" dedi sadece Sedat. Uslu, söz dinleyen bir örnek öğrenci olarak kalktı sırasından. Öğretmenlerine karşı da hep böyle saygılıydın sen di mi çocuk?

Sedat uslu uslu adımlar atarken salonun kapısına doğru, ekranda bakanın donup kalmış haşmetli görüntüsüne kayıyor bakışımız. Otorite! Güç! Beden bulmuş, ama o beden o kadar ulaşılmaz ki. Ulaşsak nolacak? O bedene o karaktere yatak dışında bir an tahammül edebilir misin? Senin yüzünden bakan! Algımı çarpıttın. Sen nasıl çekersin benim enerjimi! Ne hakla kendine çekersin arzumu, iştahımı, şehvetimi, açlığımı!

Sedatın sırtına kayıyor bakışlarımız. Ulaşabileceğim beden bu. Yatak dışında ne kadar iyi bir ortak! Hayır hayır. Sadece yatakta değil! Gücüme denk güç! Arzuma denk arzu! Çatır çatır gerekirse bağır çağır, yolu beraber tayin etmek. Çok mu şey istiyorum, bıktım iki kişilik bir oyunun tek merkezi olmaktan!

"Sedat!" Kalktı, parkeyi eze eze yürüdü Sedat'a. Sedat döndü her zamanki nezaketiyle ve ürktü salak tavşan! Ürkme, alacağım ayağımın altına! Bağır çağır küfrettireceksin şimdi bana. Görmüyor musun sana ne geliyor? Görüyorsun görüyorsun ve başa çıkamayacağını da biliyorsun. Hadi lütfen, bu sefer…

Sedatın saçını okşuyor parmaklarım ensesine uzanıyor. Kavrıyoruz ensesini. Tüm bedenimizi yaklaştırıyoruz. Daracık atletten bile fazla eziliyor şimdi göğüslerimiz. Dudaklarımız dudaklarına uzanırken göğüslerimizin baskısına direnemiyor bedeni, bir adım geri atıyor düşmemek için. Biz de bir adım geri atıyoruz. Dudaklarımız dudaklarına çok uzak artık. Çok çok uzak.

Elimiz düşüyor yanımıza.

"Git sen, hadi. Çok işim var."

Sırtımı parkeyle tanıştırsana be adam!

Dudakların dudaklarımı yensin. Kaçma geriye, bastır. Senin sertliğine aç bir boşluk var bende anlamıyor musun? İçimde bir karadelik yaratıyor yakın yokluğun!

Kimlere yöneliyorum senin yüzünden! Rüyalarıma neler giriyor artık biliyor musun? Sana gelip gelip elim boş döndükçe, ilişkimize sadık kalmak için kaçamak gibi görülebilecek en ufak, sıradan şeylerden bile elimi azize gibi çektikçe, ne biriktiriyorsun sen benim içimde? Can dayanır mı bu gerilime!

Sen yetmedikçe ben yetinmeye çalıştım. Yetinmeye çalıştıkça off. Azıcık gayretle doyurabilirdin beni, eskiden. Çok eskiden. Şimdi, seni bırak, kim doyurabilir ki beni?

Yaşam boyu mu olacak bu oruç?

Esra'nın teninin her zerresini hissediyorum. İçindeki her bir hücreyi. Minicik bir dokunuşla, sırtının en duyarsız yerinde minicik bir noktaya bile, en ufak bir dokunuşla paramparça olacak halde.

Bakanla yüzyüze gelemez şimdi bu sıkışmışlık. Sedat kapıyı kapatıp evden çıkarken, yatak odasına yöneliyor. Mahreminden zor bela geriye çekmeye çalışıyorum kendimi, o bir milim şu anki açlığın boşluğunda kilometrelerce uzuyor. Kara delikten kaçmaya çalışmak gibi. Evde kendime geliyorum.

Çok açım.


Platonik  |  İçindekiler  |  Motorcunun İzi

© 2025, 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-08). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.