Bazen terimler kaymaya uğrarlar. Terimi ekseninde kullananlar onun içeriğini, yerini, sınırlarını bilir ve ona göre davranır ama biraz uzakta olanlar terimin lafzındaki ya da yorumlanışındaki ufak kaymalarla olayı bambaşka yerlere götürebilirler.
Anda kalma’nın başına böyle bir şey geldiğini düşünüyorum. Sanki insanlar anda kalamıyor, anda kalmak için büyük çaba sarf etmek gerekiyor, bir yerlere gidiyoruz gibi anlaşılıyor bu kavram. Öyle olunca da savrulan şeylerin peşinde, kaybolmuş bir yerlerde, kendimize dönmeye çalışıyoruz.
Oysa zaten andayız. Oysa zaten buradayız. Oysa zaten kendimizdeyiz. Sorun anda, burada, kendinde kalamamak değil. Şu anda burada kendi zihnimde, kendi gönlümde nelerin var olduğu… Bir bakıma nelerle kaplandığım… Hatta çoğu durumda nelerin altında kaldığım…
Bu konuyla ilgili, afantlığım bağlamıyla da derin bir yaşamsal deneyim şansım oldu. Ben afantım, yani bilinçli zihnimde görsel canlandırma yok, hatta ses de yok. Gözümü kapattığım anda siyah bir perde var sadece. Ve etrafımda bir ses yoksa ses de yok zihnimde. Fikirler, kavramlar, olgular var tabii ki, ama ben onlara özellikle tutunmazsam bir fısıltı gibi yaklaşıp uzaklaşıyorlar sadece. Size meditasyonu hatırlattı mı? Bunun için bir şey yapmama gerek yok, zihnim zaten böyle çalışıyor. Afant olanlar bu halleriyle barışık olamayıp döngüye, yani kendi kendilerine iç telkini abartmaya kapıldıklarında uzaklaşıyorlar bu halden.
Peki o zaman döngüye kendini kaptırmamış afantlar öyle ulvi bir makama mı geliyorlar? Pek de değil. Çünkü belirleyici olan gürültüyü böyle azaltmak değil ki sadece. Kalabalığı uzaklaştırdıktan sonra şimdimize, buramıza, kendimize neler aldığımız. Burada, şimdiki zihnimde nelerin var olduğu.
Tasavvufta bu konuya ilişkin ebü’l-vakt ve ibnü’l-vakt tabirleri geçiyor.
İbnü’l-vakt, vaktin oğlu. Geçmişin hesabından ve geleceğin kaygısından kurtulmuş, bu anın gereğini yapan kişi. Bizim “anda kalmak” derken kastettiğimiz şey aşağı yukarı bu. Ama gelenek buna varış demiyor, yola çıkış diyor. Üstelik edilgen bir hâl sayıyor: vaktin oğlu, vaktin getirdiğini alır.
Ebü’l-vakt ise vaktin babası. Vaktin hükmünden çıkmış, vakti kendi tasarrufunda tutan kişi. Mevlânâ’nın ayrımıyla: ibnü’l-vakt sûfî, ebü’l-vakt sâfî.
Yani bizim zirve sandığımız şey, o geleneğin ilk basamağı.
Ben bunu şöyle okuyorum: anda olmak marifet değil, zaten oradayız. Marifet anın içinde ne olduğu ve onu kimin tuttuğu. Vakit bizi mi taşıyor, biz mi vakti?
Böyle bakınca iş tek bir yere çıkıyor: kendine çalışmak. Dışarıyı sakinleştirmek değil, içeriyi tanımak. Gürültüyü kısmak değil, kısıldığında ne kaldığına bakabilmek. Benim afantlığım gürültüyü kendiliğinden kısıyor ama karşıma çıkan şey hazır bir huzur değil, sadece daha çıplak bir zemin. O zeminde ne varsa onunla uğraşmak gerekiyor.
Peki ne var orada? Yıllardır hem kendi hayatımda hem birlikte çalıştığım insanlarda aynı üçünü görüyorum: mükemmeliyetçilik, özdeğer, motivasyon problemleri.
Bu üç alandaki problemler anı dolduruyor ve üçü de bizi edilgen tutuyor. Mükemmeliyetçilik, durma ayarını darmadağın ediyor. Özdeğer sorunları algı çarpıklıklarımıza ve bunların getirdiği türev problemlere sebep oluyor. Motivasyon bir düğme sanıldığında insan kendi enerji havuzunu okumayı ve yönetebilmeyi hiç öğrenmiyor.
Bunlar en yaygın olan problem aileleri. Başka pek çoğuyla da her birimiz boğuşuyoruz.
Anın altında kalmak derken kastettiğim bu. Vaktin babası olmak şöyle dursun, oğlu bile olamıyoruz. Vakit bizi taşıyor.
Üç Vadiden Kendine Yolculuk’u bu üçü için yazdım. Üç sorun, üç vadi. Tamamı sitemde, ücretsiz:
Üçünün en inatçısı mükemmeliyetçilik, çünkü kendini erdem gibi gösteriyor. Onun üzerine AçıkBeyin’le uygulamalı bir çalışma yürütüyorum:
Mükemmeliyetçilikle Başa Çıkmak
Bu çalışma boyunca durma ayarınızı daha iyi bir konuma getirecek, tamlık duygunuzla eksiklik duygunuzu diplomatik bir masada muhabbetli bir çatışma içinde yaşatacaksınız.
Afantlık merakınızı çektiyse onun üzerine iki kitabım var: Elmayı Gördün Mü? ve Afantlar ve Sakin Zihin Sanatı. İkisi de sitemde, ücretsiz.