TOPLUMLA ÇATIŞMA VE SERBEST İŞLEVSELLİK

Üç Vadiden Kendine Yolculuk · Bölüm 32/96


Toplumun etkilerini yok sayamayız; ama kendi merkezimizi de ona bırakamayız. Serbest işlevsellik, toplumdan kopmadan, toplumun içinde kendimize ait bir ayar kurabilmektir.

*

İnsan yalnız yaşamaz. Ailelerin, kurumların, ilişkilerin, kültürlerin, beklentilerin ve kuralların içinde yaşar.

Toplum dediğimiz şey de yalnızca büyük ve soyut bir yapı değildir. Bazen ailemizdir. Bazen iş yerimiz. Bazen okul. Bazen müşteri. Bazen eş, dost, arkadaş çevresi. Bazen de içinde yaşadığımız çağın dili.

Her toplumsal yapı bizden bir şey ister.

Daha başarılı olmamızı ister.
Daha uyumlu olmamızı ister.
Daha üretken olmamızı ister.
Daha az sorun çıkarmamızı ister.
Daha hızlı, daha dikkatli, daha tutarlı, daha dayanıklı olmamızı ister.

Bunların bir kısmı makuldür. Bir kısmı bizi geliştirir. Bir kısmı yaşamı birlikte sürdürmek için gereklidir. Ama bir kısmı da bizi kendi merkezimizden uzaklaştırabilir.

Çünkü toplum ince ayar yapamaz. Bunu daha önce gördük. Başkaları ne kadar verebileceğimizi, nerede durmamız gerektiğini, hangi yükün bizi büyütüp hangisinin bizi kıracağını tam olarak bilemez.

Onların işi çoğu zaman istemektir. Bizim işimiz ise bu isteğin karşısında kendi ayarımızı kurmaktır.

Bu, topluma düşman olmak değildir. Toplumu yok saymak değildir. Her beklentiye karşı çıkmak değildir. Sürekli çatışma aramak hiç değildir. Ama her beklentiye teslim olmak da değildir.

Serbest işlevsellik dediğim şey burada başlar: Toplumun içinde, ilişkilerin içinde, beklentilerin içinde, kendi merkezimizi kaybetmeden çalışabilir hâlde kalmak.

Serbest olmak, hiçbir bağ taşımamak değildir. İşlevsel olmak, her beklentiyi yerine getirmek değildir.

Serbest işlevsellik, bağların içinde hareket alanı bulabilmektir. Kendi özümüzü, bedenimizi, zamanımızı, ilişkilerimizi, değerlerimizi ve yaşam bütünlüğümüzü hesaba katarak karşılık verebilmektir.

Bazen kabul ederiz.
Bazen pazarlık ederiz.
Bazen sınır koyarız.
Bazen “şimdi değil” deriz.
Bazen “bu kadarını yapabilirim” deriz.
Bazen de gerçekten elimizden gelenin en iyisini yaparız.

Ama bunları baskılarla otomatik olarak değil, kendi merkezimizden yapmaya çalışırız.

Mükemmeliyetçilikle ilgili sorunların önemli bir kısmı, başkalarının ölçülerini içimize sorgulamadan almamızdan doğar.

“Yapabileceğinin en iyisini yap.”
“Başladığın işi bitir.”
“İnsan işini kusursuz yapmalı.”
“Sana yakışanı yap.”
“Eksik bırakma.”
“Daha iyisi mümkünken bununla yetinme.”

Bu cümlelerin bazıları belirli bağlamlarda çok değerli olabilir. Hatta bazı anlarda bizi güçlendirir. Ama bağlamından kopup içimizde mutlak hükme dönüştüklerinde zorlantı üretirler.

“Yapabileceğinin en iyisini yap” cümlesi bile tehlikeli hâle gelebilir.

Çünkü “en iyi” ne demektir?
Hangi kaynakla?
Hangi zamanda?
Hangi bedelle?
Hangi bağlamda?
Kaç kez tekrar edilebilir şekilde?

Dışarıdan biri bizim kapasitemizi, beden hâlimizi, tekrar yapabilmemiz için nerede durmamız gerektiğini tam olarak bilebilir mi?

Çoğu zaman bilemez.

Bu yüzden toplumdan gelen baskı ve ölçülerle ilişki kurmamız, onlarla pazarlık etmemiz gerekir.

Bir ölçü geldiğinde şunu sorabiliriz:

Bu ölçü hangi bağlamda işe yarar?
Bana ne kazandırır?
Benden ne götürür?
Benim merkezimle uyumlu mu?
Şu anki imkânlarımla taşınabilir mi?
Bu ölçüyü olduğu gibi mi alacağım, dönüştürerek mi kullanacağım, yoksa bırakacak mıyım?

Bu sorular bizi topluma karşı konumlandırmaz. Bizi toplumun içinde daha bilinçli konumlandırır.

Çünkü biz de toplumun parçasıyız. Bizden isteyenler olduğu gibi, biz de başkalarından isteriz. Biz de başkalarının hayatında bir beklenti, bir ölçü, bir etki oluştururuz.

Bu yüzden mesele “ben ve toplum” arasında basit bir savaş değildir. Mesele, canlı bir pazarlıktır.

Kendi merkezimden kopmadan başkalarıyla nasıl ilişki kuracağım?
Başkalarının ihtiyaçlarını yok saymadan kendi sınırlarımı nasıl koruyacağım?
Toplumun beklentilerini bütünüyle reddetmeden, onların beni tamamen yönetmesine nasıl izin vermeyeceğim?
Özenimi, emeğimi, zamanımı ve dikkatimi hangi ölçülerle vereceğim?

Mükemmeliyetçiliğin ayarı da burada yeniden kurulur.

Bazen toplumun beklentisi bizi yükseltir. Daha iyi üretiriz, daha özenli davranırız, daha güçlü bir kaliteye ulaşırız. Bazen ise aynı beklenti bizi boğar, daraltır, zorlantıya iter.

Aynı ölçü bir yerde şifa, başka bir yerde zehir olabilir.

Bu yüzden kendi merkezimizden ayar kurmamız gerekir.

Dışarıdaki toplumla olduğu kadar, içimizdeki toplumla da çalışırız. Çünkü içimizde de sesler vardır: ebeveyn sesleri, öğretmen sesleri, eski başarı ve başarısızlık anıları, kültürel hükümler, kendi korkularımız, kendi arzularımız, kendi koruyucu parçalarımız…

Dışarıda insanlar nasıl toplum oluşturuyorsa, içeride de bir meclis vardır.

Serbest işlevsellik, bu iç ve dış toplumlar arasında ezilmeden, ama onlardan kopmadan yaşayabilme sanatıdır.

Ne tamamen teslimiyet.
Ne sürekli isyan.
Ne kaba uyum.
Ne kör bağımsızlık.

Daha canlı bir şey:

Kendi merkezinden ilişki kurmak.
Ölçüleri tanımak.
Etkileri tartmak.
Gerektiğinde sınır koymak.
Gerektiğinde özenini artırmak.
Gerektiğinde bırakmak.
Gerektiğinde “bu kadarı yeter” diyebilmek.

Mükemmeliyetçilik, böyle bir serbest işlevsellik içinde düşman olmaktan çıkar. Özenin, kalitenin, dikkatin ve gelişme arzusunun bir parçası olarak yeniden ayarlanabilir.

Ve belki de asıl dönüşüm burada başlar:

Başkasının “oldu”sunu ya da “olmadı”sını körlemesine taşımadan, kendi merkezimizden şu soruyu sorabildiğimizde: Bu benim yaşamımda, bu bağlamda, bu imkânlarla, bu bedelle, gerçekten oldu mu?

***

Bu çevrimde yeniden merkeze döndük. Dışarıdan gelen her etkinin ancak kendi deneyimimize dönüştüğünde bize ait olabileceğini gördük. Kendi deneyim kâinatımızın merkezinde durmanın, dış dünyayı yok saymak değil; dış dünyanın içimizde neye dönüştüğünü fark etmek olduğunu konuştuk.

Ardından davranışlarımızı taşıyan zihinsel modellere baktık. Çünkü “oldu mu, olmadı mı?” sorusunu her zaman bugünkü bilincimiz sormaz; bazen eski bir ses, ödünç alınmış bir ölçü, içselleştirilmiş bir yargı ya da bizi korumaya çalışan bir model sorar.

Sonunda topluma, ilişkilere ve içimizdeki meclise geldik. Mükemmeliyetçilikle çalışmanın, topluma teslim olmak ya da toplumdan kopmak değil; iç ve dış etkiler arasında kendi merkezimizden ayar kurmak olduğunu gördük.

Şimdi bu merkezden hareketle daha pratik bir alana geçebiliriz: mesafe ve ayrıştırma.


ZİHİNSEL MODELLERi KEŞFETMEK  |  İçindekiler  |  GENEL RAHATLAMA

© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-07). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.

Yorum bırakın