OLGUSAL AYRIŞTIRMA

Üç Vadiden Kendine Yolculuk · Bölüm 37/96


Bir konuyla çalışabilmek için önce onu ayrıştırabilmemiz gerekir. Ama ayrıştırmak, canlı bir şeyi öldürüp parçalamak değildir; yaşayan bütünlük içinde, birbirine yapışmış ya da fazla karışmış unsurları seçilebilir hâle getirmektir.

*

Özel rahatlığın düğüm noktalarından biri ayrıştırmadır. Park mesafesini ayarlamak, bir konuyu çalışma mesafesine alabilmek, çalışma mesafesinde ileri geri geçişler yapabilmek… Bunların hepsi, bir ölçüde ayrıştırma becerisine dayanır.

Ayrıştıramadığımızda, bazen bir konuyu uzaklaştırmak isteriz ama uzaklaştıramayız. Çalışmaya almak isteriz ama alamayız. Bir parçasına bakmak isteriz ama bütün ağırlığıyla üstümüze gelir. Sanki bir parçayı oynatmak için bütün dünyayı kıpırdatmamız gerekiyordur.

Burada ayrıştırmaktan söz ederken, ölü bir şeyi parçalara ayırmaya aklımız gitmemeli. Konuyu otopsi masasına yatırmıyoruz. Canlı bir bütünün içinde, birbirine yapışmış ya da fazla karışmış unsurları seçilebilir hâle getirmeye çalışıyoruz.

Bir elin parmaklarını açması gibi…

Parmaklar elden kopmaz; ama birbirine yapışık kalmadıklarında her biri daha rahat hareket eder. Gerektiğinde yeniden yaklaşır, birlikte karmaşık işler yaparlar. Konular da böyledir. Ayrıştıklarında bağlarını bütünüyle kaybetmezler; ama birbirlerini kilitlemeyi bırakırlar. Gerektiğinde yeniden ilişkiye girer, birlikte çalışırlar.

Farklı konuları ayrıştırmak onları bütünüyle koparmak değildir. Bir ekosistemdeki canlılar gibi, aralarındaki bağları tümden kesmeden, birbirlerinin üstüne yığılmalarını engellemektir.

Size kendi yaşamımdan küçük bir örnekle anlatayım.

Bir gün ailecek İstanbul’da Adalar’a gidiyorduk. Güvertede sıralı oturma düzeni yerine masa sandalyeli bir vapura denk geldik. Ön sıralarda olduğumuz için boş bir masa da bulduk. Masada üç sandalye vardı. Ben de biz dört kişi olduğumuz için yan masadan bir sandalye çekmek istedim.

Çektim, gelmedi.

Çünkü sandalyeler güverteye sabitlenmişti.

Bazen zihnimizdeki konular da böyledir. Birini çekmek isteriz, gelmez. Çünkü başka şeylere sabitlenmiştir. Bir parçayı ayırmak isteriz, bütün yapı birlikte hareket etmeye başlar. Bir olguya bakmak isteriz, yanında kişi, duygu, geçmiş, beklenti, korku, öfke, görev, sorumluluk ve değer duygusu da gelir. O zaman konu çalışılamaz hâle gelir.

Bir danışanımla buna benzer bir örnek yaşamıştık. Doktora sonrası kurum destekli bir projede bir hocayla çalışıyordu, ama eli bir türlü projeye gitmiyordu. Proje önemliydi, yapılması gerekiyordu, ama konuya her yaklaştığında bir ağırlık çöküyordu.

Biraz baktığımızda gördük ki mesele yalnızca proje değildi.

Projeye, hocasının tahakküm edici davranışlarını çok yakında tutuyordu. Gece geç saatte mail atması, kısa sürede cevap beklemesi, baskı kurması, sürekli tetikte tutması… Danışanım projeye değil, hocaya duyduğu tepkiyle kilitleniyordu.

Konuyu ayrıştırdığımızda tablo değişti.

Hoca ayrıydı.
Proje ayrıydı.
Hocanın baskısı ayrıydı.
Projede yapılacak somut iş ayrıydı.
Danışanın kendi yeterlilik hissi ayrıydı.
Kurumun beklentisi ayrıydı.
Gelecek kaygısı ayrıydı.

Bunlar birbirinden tamamen kopmadı. Zaten kopmaları gerekmiyordu. Ama birbirinin üstüne yapışık tek bir ağır kütle olmaktan çıktılar.

Hocayı daha uzak bir park mesafesine koydu. Projeyi çalışma mesafesine aldı. Hocanın baskısını ve projede yapılacak işi birbirinden ayırınca, proje yeniden çalışılabilir hâle geldi.

Bu ayrım çok değerlidir.

Kaç öğrenci, hocasıyla yaşadığı kötü deneyim yüzünden yalnızca o dersten değil, bütün bir alandan soğumuştur? Kaç insan, bir yöneticiyle yaşadığı gerilim yüzünden mesleğini sevmemeye başlamıştır? Kaç kişi, bir ilişkide duyduğu sözle kendi değerini birbirine yapıştırmış ve yıllarca o ağırlığı taşımıştır?

Ayrıştırma burada yaşamsaldır.

Ama ayrıştırma yalnızca farklı konuları birbirinden ayırmak değildir. Tek bir konunun kendi içindeki olguları da ayrıştırılabilir.

Bir ilişki sorunu dediğimiz şeyin içinde neler olabilir?

Bir olay.
O olayda söylenen bir söz.
O sözün bizde uyandırdığı duygu.
Geçmişten gelen bir yara.
Bugünkü beklentimiz.
Karşı tarafın niyeti.
Bizim yorumumuz.
Ortadaki somut ihtiyaç.
Konuşulmamış bir sınır.
Ertelenmiş bir karar.
Taşınan bir sorumluluk.

Bunların hepsini tek bir büyük “ilişki sorunu” kütlesi olarak taşırsak, konu ağırlaşır. Ama elin parmaklarını açar gibi açtığımızda, her bir olgu biraz daha görünür hâle gelir.

O zaman şunu sorabiliriz:

Burada olay ne?
Benim yorumum ne?
Duygum ne?
Karşı tarafın yaptığı ne?
Benim ihtiyacım ne?
Benim sorumluluğum ne?
Karşı tarafın sorumluluğu ne?
Şu an çalışabileceğim parça hangisi?
Bunlar birbiriyle ne mesafede duruyor?
Nasıl etkileşiyorlar?
Değiştirilmesi gereken iç mesafeler var mı?

Bu, konuyu parçalayarak öldürmek değildir. Tam tersine, yaşayan bütünlüğünü daha sağlıklı görmektir.

Mükemmeliyetçilik çoğu zaman ayrıştırma eksikliğinden güç alır. Çünkü her şey birbirine yapıştığında, konu olduğundan büyük görünür. Bir hata bütün benliğe yayılır. Bir eksik bütün işi değersizleştirir. Bir eleştiri bütün değeri tehdit eder. Bir kişinin beklentisi bütün yaşamın ölçüsü hâline gelir.

Oysa ayrıştırdığımızda tablo değişir.

Hata, benliğim değildir.
Eksik, bütün iş değildir.
Eleştiri, değer hükmü değildir.
Beklenti, emir değildir.
Bir kişinin sesi, bütün toplum değildir.
Bir parçanın sorunu, bütün yaşamın başarısızlığı değildir.

Böyle bakabildiğimizde özel rahatlama başlar.

Çünkü artık tek bir dev kütleyle boğuşmuyoruzdur. Bir konunun içindeki olguları görüyor, hangisini park edeceğimizi, hangisini çalışma mesafesine alacağımızı, hangisine yakından bakacağımızı ve hangisini şimdilik bırakacağımızı ayırt etmeye başlıyoruzdur.


ÇALIŞMA MESAFESİ  |  İçindekiler  |  ÖZEL RAHATLAMA VE MÜKEMMELİYETÇİLİK

© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-07). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.

Yorum bırakın