MUHABBETLİ ÇATIŞMA

Üç Vadiden Kendine Yolculuk · Bölüm 40/96


Bilincimizi çekiştiren çatışma, iki çıplak elektrik telini tutup arada çarpılmak gibidir. Oysa muhabbetli çatışma, tarafların birbirini yok etmeye değil, birlikte ışık üretmeye başladığı bir iç meclis hâlidir.

*

Kendi içimizde, başka bir insanla ya da toplumla, hangi ölçeklerde olursa olsun, yaşadığımız çatışmaların en sağlıklı hâllerinden biri muhabbetli çatışmadır. Çatışma kötü değildir. Hatta yaşamın doğal işleyişlerinden biridir. Sorun çoğu zaman çatışmanın varlığı değil, çatışmanın nasıl yaşandığıdır.

Bir örneğini düşünelim: İçimizde bir aç taraf, bir de tok taraf vardır. Aç tarafımız acıktığımızı anlar ve bizi yemeye yönlendirir. Tok tarafımız ise doyduğumuzu fark eder, bizi durdurur. Bu iki tarafın da işlevi vardır.

Aç taraf hiç konuşamazsa yaşam enerjimiz düşer. Tok taraf hiç konuşamazsa durmayı bilemeyiz. Aç taraf mutlak egemen olursa sürekli daha fazlasını isteriz. Tok taraf mutlak egemen olursa ihtiyaçlarımızı bile bastırabiliriz.

Mesele bir tarafın diğerini yok etmesi değildir. Mesele, bu iki tarafın birlikte çalışabilmesidir.

İç çatışmalarımızın çoğunda da buna benzer bir yapı vardır. Bir taraf ister, bir taraf sınır koyar. Bir taraf atılmak ister, bir taraf temkinli durur. Bir taraf tamam der, bir taraf henüz olmadı der.

Bu taraflar birbirleriyle iletişim kuramadığında zayıf düşeriz. Bilinç bazen bir tarafa, bazen diğerine savrulur.

Şeker yememeye çalışan birini düşünün. Haftalarca hiç şeker yemez. Sonra bir gün kendini tutamaz ve sınırsızca yer. Burada iki taraf vardır: sınırlayan taraf ve isteyen taraf. Ama aralarında muhabbetli bir çatışma yoktur. Biri susturur, diğeri fırsat bulunca taşar.

Mükemmeliyetçilikte de benzer bir şey yaşanabilir.

Bir dönem her şeyi kusursuz yapmaya çalışırız. Sonra tükenir, tamamen bırakırız. Bir dönem aşırı özen gösteririz. Sonra hiçbir şeye özen gösteremez hâle geliriz. Bir dönem ayrıntıya saplanırız. Sonra en önemli ayrıntıyı bile görmek istemeyiz.

Bu savrulmaların altında çoğu zaman içimizdeki tarafların konuşamaması vardır.

Mükemmeliyetçilikte en can alıcı çatışmalardan biri, içimizdeki olducu ile olmadıcı arasındadır.

Olducu taraf “bu kadarı yeter, artık oldu” der.
Olmadıcı taraf “hayır, daha eksik var, olmadı” der.

İkisi de gereklidir.

Olducu olmazsa hiçbir şeyi bitiremeyiz.
Olmadıcı olmazsa kaliteyi, özeni, dikkat etmeyi kaybedebiliriz.

Sorun, bu iki tarafın varlığı değildir. Sorun, birbirlerini duymadan bilinci ele geçirmeye çalışmalarıdır.

Olmadıcı tek başına hüküm verirse her şey eksik kalır. Hiçbir şey tamamlanmaz. Sürekli biraz daha düzeltmek, biraz daha beklemek, biraz daha hazırlamak gerekir. Olducu tek başına hüküm verirse de erken bırakabiliriz. Gereken özeni göstermeden, gerçek eksikleri görmeden, “tamam işte” diyerek geçebiliriz. Bu yüzden amaç, olducunun olmadıcıyı susturması değildir. Olmadıcının olducuyu yenmesi de değildir. Amaç, bu iki tarafın muhabbetli bir çatışma içinde konuşabilmesidir.

Muhabbetli çatışmada taraflar birbirini yok etmeye çalışmaz. Birbirini dinler, zorlar, sınar, tamamlar. Aynı masada otururlar. Biri kaliteyi hatırlatır, biri yaşamı. Biri eksikleri gösterir, biri bitirmenin değerini. Biri “biraz daha bak” der, biri “artık bırak” der. Bu konuşma sabit bir uzlaşmaya varmak zorunda değildir.

İnsanın dengesi çoğu zaman donmuş bir denge değildir. Hareketli, canlı, yeniden yeniden ayarlanan bir dengedir. Tutarlılığımız da her durumda aynı cümleyi kurmak değil, değişen koşullarda özümüzü kaybetmeden yeniden hizalanabilmektir.

Muhabbetli çatışmada da amaç tek ve nihai bir karar sistemi kurmak değildir. Amaç, içimizdeki tarafların sürdürülebilir bir konuşma düzeni kurabilmesidir.

Böyle olduğunda olducu ve olmadıcı her konuda önceden belirlenmiş bir hükmü dayatmaz. İç kaynaklarımızın zenginliğiyle, her anın bağlamına göre bize birlikte rehberlik etmeye başlarlar.

Görsel canlandırmayla çalışabiliyorsanız, olducunuzu ve olmadıcınızı zihninizde birer taraf gibi düşünebilirsiniz. Onları aynı masaya davet edebilirsiniz. Birinin neyi korumaya çalıştığını, diğerinin neden itiraz ettiğini sorabilirsiniz. Görsel canlandırmanız güçlüyse, bu iç toplantı sizde oldukça canlı bir deneyime de dönüşebilir.
Afantsanız bunu görsel ya da işitsel bir sahne olarak kurmanız gerekmez. Kavramsal bir iç meclis gibi düşünebilirsiniz. İki tarafın varlığını kabul etmek, adlarını koymak ve aralarındaki ilişkiyi yeniden düzenlemek yeterli bir başlangıç olabilir.

Şöyle bir iç cümle bile işe yarayabilir:

“Olducu tarafım, olmadıcı tarafım… Açık elektrik telleri gibi beni çarpmayın. Gelin, aranıza bir lamba takalım. Çatışmanız beni yakmasın; yolumu aydınlatsın.”

Bu metafor önemlidir.

İki çıplak tel birbirine değerse kısa devre yapar. Aralarına bir lamba girdiğinde ise aynı gerilim ışığa dönüşür. İç çatışma da böyledir.

Yönetilmediğinde yakar. Muhabbetle kurulduğunda aydınlatır.

Olducu ile olmadıcı muhabbetle çatışabildiğinde, mükemmeliyetçilik içsel rehberliği olan daha canlı bir işleyiş kazanır. Artık yalnızca “oldu” ya da “olmadı” diye hüküm veren bir mekanizma değildir. Özeni, kaliteyi, yaşamı, zamanı, bedeni, bağlamı ve sürdürülebilirliği birlikte yoklayan bir iç rehberlik gibi çalışmaya başlar.

Böylece mükemmeliyetçilikle ilişkimiz değişir.
Onu yok etmeye çalışmayız. Ona teslim de olmayız. İçimizdeki tarafların birbirleriyle konuşmasını sağlarız. Tarafların ortak bilgeliği, tek tek seslerinden farklı bir rehberlik sunar.
Bu konuşma başladığında, içeride daha serbest bir alan açılır.
Ama içeride alan açılması yetmez. Yaşama almak istediğimiz yeni şeylerin de uygun adımlarla bize yaklaşması gerekir. İşte burada yakınlaştırma devreye girer.


YİNE DE OLMUYORSA  |  İçindekiler  |  YAKINLAŞTIRMA

© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-07). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.

Yorum bırakın