Üç Vadiden Kendine Yolculuk · Bölüm 61/96
Özdeğerle ilgili köklü sorunlar çoğu zaman içimizdeki değerli hisseden tarafla değersiz hisseden tarafın birbirinden uzak düşmesinden ve muhabbetsiz çatışmasından beslenir. Çözüm, bu iki ucu birbirini yok etmeye değil, yakın bir ayrılık içinde birlikte çalışmaya davet etmektir. Çatışma sürer; ama muhabbetle sürdüğünde bizi savurmak yerine yönlendirebilir.
*
Sıralı anlatıyoruz ama yaşamda neredeyse hiçbir şey sıralı değildir. Her şey hep birlikte, aynı anda, iç içe olur ve olmaya devam eder.
Genel rahatlama, özel rahatlama, muhabbetli çatışma ve yakınlaştırma da böyledir. Biz bunları sırayla anlatırız; çünkü öğrenirken sıraya ihtiyaç duyarız. Ama yerleştikçe hepsi birlikte çalışır.
Özdeğer söz konusu olduğunda muhabbetli çatışma özellikle önemlidir. Çünkü bazen daha giriş kapısı bile çatışmanın muhabbetsiz olmasıyla kilitli olabilir. Genel rahatlama yapmak isteriz, ama içeride bir taraf “bırak, hafifle” derken başka bir taraf “hak etmiyorsun” diyebilir. Özel rahatlama yapmak isteriz, ama bir taraf “bu sadece acemilik” derken başka bir taraf “hayır, sen zaten yetersizsin” diye diretebilir.
Bu yüzden muhabbetli çatışmayı özdeğer için yeniden ele almamız ayrıca önemlidir.
Önce çatışmanın iki ucunu bulalım:
İçimizde kendini değerli bulan bir taraf vardır.
İçimizde kendini değersiz hisseden bir taraf da vardır.
Kısaca bunlara değerli ben ve değersiz ben diyelim.
Burada dikkat edelim: Değerli ben derken içimizde değerimizi, imkânımızı, hakkımızı, cesaretimizi hatırlatan tarafı kastediyoruz. Değersiz ben derken de içimizde eksikliği, riski, reddedilme ihtimalini, yetmeme korkusunu duyan tarafı.
Yani biri tümüyle iyi, diğeri tümüyle kötü değildir.
Sorun, bu iki tarafın varlığından doğmaz. Sorun, bu iki tarafın birbirini yok saymasından, susturmasından, bastırmasından ya da bilinci ele geçirmek için muhabbetsizce çekişmelerinden doğar.
Ne tür ilişkiler olabilir bunlar?
Taraflardan birinin galip geldiğini düşünelim. Galibiyet neredeyse hiçbir zaman mutlak değildir; ama görünürde taraflardan biri çok baskın olabilir.
Değerli ben tek başına ve ölçüsüz biçimde öne çıktığında, insan gerçeklikle bağını kaybedebilir. Kendisini ölçülemez, eleştirilemez, sınır konulamaz bir yerde görmeye başlayabilir. Zaman zaman hepimizde böyle küçük savrulmalar olabilir. Bunu hemen ağır bir etiket gibi üstümüze almak gerekmiyor. Ama içimizdeki bu eğilimi görmek önemlidir.
Diğer uçta değersiz ben fazla baskın olduğunda, insan kendi hakkını, imkânını, sesini, değerini taşıyamaz. Hareket etmek zorlaşır. İstekler küçülür. İnsan, daha adım atmadan kendini geri çeker.
Çoğu durumda ise kişi bu iki uçtan birinde sabit kalmaz; ikisi arasında savrulur.
Bir gün “Kimse beni ölçemez” der.
Ertesi gün “Ben zaten hiçbir şeye değmem” diye çöker.
Bir durumda gereğinden büyük hisseder.
Başka bir durumda gereğinden küçük.
Mutlak değerli olmamız tanrı olmamız anlamına gelirdi; insanız. Mutlak değersizlik de yok olmamız anlamına gelirdi; varız. Bu yüzden uçlardan birinin belirgin biçimde galip gelmesi bizi ya ölçüsüz büyütür ya da kendimizi hiç değerli göremeyecek kadar küçültür. İki uç arasında savrulmak ise yüksek durumlarımızda bizi dokunulmaz tavırlara yaklaştırırken, düşük durumlarımızda bize sefilleri oynatabilir.
Peki uçlardan biri belirgin biçimde galip gelmeden, çatışma muhabbetsizce sürerse ne olur?
Her dans farklıdır. Her insanın içindeki çatışma kendine özgüdür. Ama bazı ana biçimler vardır.
Değerli tarafımız da değersiz tarafımız da birbirini yok sayıp bilinci kendi tarafına çekmeye çalışabilir. Bu durumda sürekli bir kafa karışıklığı ve savrulma hâli yaşarız.
Bir taraf “yürü” der.
Diğeri “dur” der.
Bir taraf “hakkın var” der.
Diğeri “sen kim oluyorsun?” der.
Bir taraf “deneyelim” der.
Diğeri “rezil olacağız” der.
Bazen bu muhabbetsiz çatışma bilincin yüzeyine açıkça çıkar. Bazen de içeride, bilinç seviyesine tam çıkmadan sürer. Dışarıdan bakıldığında pek bir şey görünmez; ama içeride saklı bir iç kanama yaşanıyormuş gibidir. İnsan neden bu kadar yorulduğunu tam anlamaz. Çünkü değerli benle değersiz ben, aynı bedenin içinde birbirini kanatmaktadır.
Asıl hedeflediğimiz çatışma ise muhabbetli çatışmadır.
Muhabbetli çatışmada değerli ben ve değersiz ben masaya birlikte oturur. Birbirini yok etmeye çalışmaz. Biri diğerini susturmaz. İkisi de konuşur. İkisi de karşı çıkar. İkisi de kendi bilgisini getirir.
Değerli ben cesaret getirir.
Değersiz ben dikkat getirir.
Değerli ben imkânı hatırlatır.
Değersiz ben riski gösterir.
Değerli ben hareket ettirir.
Değersiz ben ölçüyü sorar.
Bu ikisi muhabbetle çatıştığında, artık aralarında savrulmak zorunda kalmayız. Her işte, her eylemde, her kararda bizi birlikte yönlendirmeye başlayabilirler. Hata yaptıklarında bile hatadan öğrenebilirler.
Bir örnek üzerinden düşünelim.
Diyelim ki romantik bir arkadaşlık arayışındayım. Hoşuma giden bir insan var.
Değerli tarafım bir anda baskın çıkıyor ve bana diyor ki:
“Git konuş. Senden iyisini mi bulacak? Kaybetsek de tınn…”
Ama daha aksiyona geçmeden değersiz tarafım direksiyonu kapıveriyor:
“Biz kendimizi ne sanıyoruz? Kendine bak, ona bak. Otur oturduğun yerde\!”
İşte bu muhabbetsiz çatışmadır.
Bir taraf ölçüsüzce atılır. Diğer taraf acımasızca frenler.
Sonuçta ben ya abartılı bir cesaretle savrulurum ya da hiç hareket edemem.
Oysa ikisi diplomatik masaya oturmuş olsalar, içeride çatışmayı muhabbetle yaşayıp bana daha iyi yön verebilirlerdi.
Mesela belki şöyle derlerdi:
“Evet, şu an onun ilgisini çekmemiz pek olası görünmüyor. Ama normal bir ortak etkileşim bağlamında tanışıp görünür hâle gelebiliriz. Ufak gözlemler yapalım. Edindiğimiz bilgilerden yararlanarak yavaş yavaş daha doğal bir temas kuralım.”
Ya da belki şöyle derlerdi:
“Ham hayal; geçelim.”
Belki de tam tersi:
“Cesur olalım; çekinecek bir şey yok.”
Buradaki mesele her seferinde aynı kararı vermek değildir. Mesele, kararın, içerideki taraflardan birinin zorbalığıyla değil, ikisinin muhabbetli çatışmasıyla olgunlaşmasıdır.
Bazen değerli tarafın cesareti öne çıkar.
Bazen değersiz tarafın dikkati bizi korur.
Bazen ikisi birlikte küçük ve akıllı bir adım bulur.
Bazen de “şimdi değil” derler.
İki uç arasındaki muhabbetli çatışma, direksiyonda yan yana duran iki elin tatlı çekişmesi gibidir. Bir el bizi hareket ettirir; diğeri yolu hisseder. Biri gaza yaklaşır; diğeri virajı hatırlatır. İkisi birbirini kırmadan, birbirini yok etmeden direksiyonda birlikte çalıştığında, yol alma imkânımız artar.
Kendini fazla değerli gören tarafımızla gereğinden değersiz gören tarafımız uyumlu bir çekişmeyle gerektiğinde öne çıkıp gerektiğinde geri çekildiğinde, yaşam daha yaşanabilir hâle gelir.
Değerli ben değersiz yönümü kabul edip onunla birlikte çalışmazsa, değersiz ben de değerli yönümü benimsemezse, özdeğerle ilgili sağlıklı bir duruş geliştirmemiz çok zor olur. Çünkü özdeğer, taraflardan birinin diğerini susturmasıyla değil, ikisinin birbirini duyabildiği yerde güçlenir.
Muhabbetli çatışma şifadır; çünkü içimizdeki tarafları ortadan kaldırmaz. Onları birbirine yaklaştırır. Yakın bir ayrılık içinde birlikte çalışabilir hâle getirir.
Bir sonraki adımda, yaşama katmak istediğimiz şeylerle özdeğer arasındaki ilişkiye bakacağız. Çünkü özdeğer sorunları, heveslerimizi daha baştan uzaklaştırabilir ya da onları yaşama katarken gereksiz bedeller ödetebilir. Orada yakınlaştırma devreye girecek.
← ÖZEL RAHATLAMA VE ÖZDEĞER | İçindekiler | ÖZDEĞER VE YAKINLAŞTIRMA →
© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-07). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.