Üç Vadiden Kendine Yolculuk · Bölüm 62/96
Özlediğimiz şeyleri yaşama katmak, özdeğerimizi besler; keyfini çıkarırız. Ama heveslerimizi bir türlü yakınlaştıramamak ya da yakınlaştırmak için ağır bedeller ödemek, özdeğer algımızı hırpalayabilir; derdine düşeriz. Yakınlaştırma, yaşama katmak istediğimiz şeylerle aramızdaki mesafeyi küçük, gerçek ve taşınabilir adımlarla azaltmayı öğretir.
*
Yaşama bir şey katmak için, yer açmak gerekir. Yakınlaştırma dediğimiz şey de tam burada başlar: Uzakta duran bir hevesi, hayatımıza küçük, gerçek ve taşınabilir adımlarla yaklaştırmak.
Bunu önceki başlıklarda farklı yönlerden gördük. Toplu uzaklaştırma kalabalığı açar. Genel rahatlama üzerimize birikmiş yüklerin arasında nefes alacak yer bulmamıza yardım eder. Özel rahatlama ise tekil zorlukları ayrıştırır, park eder, farklı mesafelerden çalışılabilir hâle getirir.
Böylece yaşamımızda yeni bir şeye yer açılmaya başlar.
Ama yer açmak her zaman yetmez.
Çünkü bazen yer vardır, heves vardır, imkân da vardır; ama içeride çözülmemiş bir çatışma hevesin yaşama yaklaşmasına izin vermez.
İsteklerimizin en zorlu düşmanı, ama öte yandan potansiyel olarak en yararlı yardımcısı, karşı isteklerimizdir.
Yaşama almak istediğimiz şeyin karşısında duran ses, her zaman düşmanımız olmayabilir. Evet, bazen bizi sabote ediyor gibi hissederiz. Ama bazen de acele ettiğimiz, görmediğimiz, henüz hazır olmadığımız ya da yanlış bedel ödemeye yaklaştığımız yeri haber verir.
Özdeğerle ilgili çözülmemiş çatışmalar burada çok belirleyici olur. Eksiklik hissi bizi motive etmek yerine aşağı çekebilir. Değersizlik hissi, “orada gelişmen gerekiyor” demek yerine, “sen zaten yapamazsın” diye konuşmaya başlayabilir.
Özdeğer sorunları, yaşamımıza almak istediğimiz şeylerin önüne şöyle cümlelerle çıkabilir:
“Hak etmiyorum ki; layık değilim.”
“Ben mi bunu başaracakmışım?”
“Bana mı kaldı\!”
“Zaten kimseye faydam dokunmaz.”
“Ne zaman başardım ki şimdi başaracağım?”
“Başkaları yapar, bana sıra gelmez.”
Bu cümleler muhabbetsiz çalıştığında hevesi daha doğmadan uzaklaştırır.
İnsan daha niyetlenmeden vazgeçer. Daha yaklaşmadan geri çekilir. Daha denemeden kendini eler.
Ama aynı cümleler muhabbetli çatışmanın tarafı olduğunda çok yararlı olabilir.
Mesela “Ben mi bunu başaracağım?” cümlesini düşünelim.
Bu cümle değersizlikle söylendiğinde bizi ezer. Ama muhabbetle sorulduğunda duruma göre çok aydınlatıcı cevaplar doğurabilir.
“Evet, dünden hazırız.”
“Hayır; gerçekten kırk yıl çalışsak olmaz.”
“Başarabileceğimi hissediyorum ama eksiklerimi keşfedip çözmem gerek.”
“Şu eksiğimizi tamamlayınca gayet güzel başarırım.”
“Yaparım ama şu aralar çok sıkışık. İki buçuk ay sonra şu diğer iş üzerimizden inince yapabiliriz.”
Gördüğümüz gibi mesele cümlenin kendisi değildir. Mesele, cümlenin hangi ilişki içinde söylendiğidir.
“Ben mi bunu başaracağım?” sorusu, değersizlik mahkemesinin kararı da olabilir; muhabbetli bir iç değerlendirme sorusu da.
İlkinde kapı kapanır.
İkincisinde yol görünür.
Yakınlaştırma için bu ayrım çok önemlidir. Çünkü yaşama yeni bir şey almak, yalnızca istemekle olmaz. İstekle yaşam arasında mesafe vardır. Bu mesafede yer gerekir, zaman gerekir, enerji gerekir, uygun bedel gerekir, bazen beceri gerekir, bazen destek gerekir, bazen de içimizdeki karşı isteklerle konuşmak gerekir.
Özdeğer sorunlarımızla ilgili içimizdeki muhabbetsiz çatışmaları hiç görmeden yaşamımıza bir şey almaya çalışmak, prangayla ya da ayağımıza bağlı ağırlıklarla yürümeye çalışmak gibidir.
Üstelik bu tür çatışmaları hiç dikkate almadan yaşama yeni şeyler almaya çalışmak, özdeğer yaralarımızı daha hassas ve saldırıya açık hâle getirebilir. Çünkü hevesimizi yaşama yaklaştırmak için ağır bedeller öder, çok fazla zorlanır, sonra da “Demek ki ben yine yapamadım” diyerek özdeğerimizi yeniden yaralayabiliriz.
Peki tüm özdeğer sorunlarımızı çözüp yaşamımıza yeni şeyleri ancak ondan sonra mı alacağız?
Tabii ki hayır.
Yaşama ara vererek yaşamak diye bir seçenek yok.
Tüm sorunlarımıza rağmen yaşamımızda şu ana kadar gelebildik. İçimizde çatışmalar vardı; yine de geldik. Eksikliklerimiz vardı; yine de öğrendik. Değersizlik hislerimiz vardı; yine de bazı şeyleri başardık, bazı ilişkiler kurduk, bazı yollar açtık.
O zaman yapacağımız şey, bütün sorunları bir anda çözmek değildir.
Uçağın burnunu ufkun birkaç derece aşağısı yerine birkaç derece yukarısına yönlendirmeye çalışacağız.
Bu kadar.
Her şeyi düzeltmek değil.
Yönü biraz olsun yukarı çevirmek.
Hevesle yaşam arasındaki mesafeyi biraz azaltmak.
Ağır bir bedel ödemeden küçük bir temas kurmak.
Eskiye göre biraz daha iyi olacak bir değişikliği mümkün kılmak.
Bir şeyi yaşama yakınlaştırmak bazen büyük bir karar değildir.
Bazen yalnızca ilk notu almaktır.
Bir kişiden görüş almaktır.
Takvimde küçük bir yer açmaktır.
Bazen “şimdi değil ama sonra” diyerek hevesi öldürmeden park etmektir.
Eksikliği kabul edip bir destek aramaktır.
Bazen “hak etmiyorum” cümlesini hemen doğru kabul etmeden dinlemektir.
Bazen de “ben mi bunu başaracağım?” sorusuna muhabbetle cevap aramaktır.
Yakınlaştırma, hevesi zorla hayata sokmak değildir. Hevesle yaşam arasında sürdürülebilir bir temas kurmaktır.
Bazı hevesler gerçekten ham hayaldir; geçeriz.
Bazıları henüz zamanı gelmemiş isteklerdir; bekletiriz.
Bazıları eksiklerini tamamlamamız gereken çağrılardır; çalışırız.
Bazıları ise dünden hazırdır; sadece küçük bir cesaret ister.
Özdeğer burada çok önemli bir rol oynar.
Özdeğerimiz çok kırılgansa, hevesi daha baştan uzaklaştırabiliriz.
Özdeğerimizi ispatlamaya çalışıyorsak, hevesi gereksiz ağır bedellerle yaşama sokmaya kalkabiliriz.
Özdeğerimiz daha sağlıklı çalışıyorsa, hevesi ne putlaştırırız ne de ezeriz. Onu yaşamın içinde denenebilir, ayarlanabilir, yaklaşılabilir bir şeye dönüştürürüz.
Bu yüzden yakınlaştırma, özdeğer için besleyici bir pratiktir.
Çünkü özdeğer yalnızca içimizde düşünülen bir şey değildir. Yaşamda karşılık bulduğunda güçlenir.
Özlediğimiz bir şeyi az da olsa yaşama kattığımızda, içimizde küçük bir gerçeklik oluşur:
“Ben bunu isteyebilirim.”
“Ben buna yaklaşabilirim.”
“Ben hayatıma yeni bir şey alabilirim.”
“Ben küçük de olsa değerli bir temas kurabilirim.”
Bu cümleler yapay telkin değildir. Yaşanmış deneyimin içinden doğar.
Özdeğer de çoğu zaman böyle beslenir: büyük ispatlardan değil, küçük ama gerçek temaslardan.
Tüm sorunlarımızı çözmeden, bütün çatışmalarımızı bitirmeden, tamamen hazır olmadan da yaşayabiliriz. Zaten başka türlü yaşanmaz.
Ama bir yandan eskisi gibi devam ederken, bir yandan da eskiye göre biraz daha iyi olacak birkaç yapılabilir ufak değişiklikle ilerleyebiliriz.
Yakınlaştırma bize bunu öğretir.
Özlediğimiz şeyi uzak bir hayal olarak bırakmak yerine, yaşamımıza biraz daha yaklaştırırız.
Onu hemen bütün hayatımızı kaplayan bir projeye çevirmeyiz.
Ağır bedeller ödemeden küçük temaslar kurarız.
Karşı isteklerimizi düşman değil, müzakere edilecek taraflar olarak dinleriz.
Hevesimizi öldürmeden, yaşamımızı da zorlamadan bir yol açarız.
Böylece özdeğer, “değerliyim” diye kendimizi ikna etmeye çalışarak değil, yaşama kattığımız küçük gerçekliklerle beslenmeye başlar.
Bir sonraki adımda bu küçük temasların bize nasıl yön gösterebileceğine bakacağız. Çünkü değersizlik ve eksiklik hissi doğru okunduğunda yalnızca engel değil, yön gösteren bir araç hâline de gelebilir.
Orada değersizliği bir pusula olarak ele alacağız.
← ÖZDEĞER İÇİN MUHABBETLİ ÇATIŞMA ŞİFADIR | İçindekiler | BİR PUSULA OLARAK DEĞERSİZLİK →
© 2026 Mustafa Acungil. Tüm hakları saklıdır. Bu kitap web sitesinde ücretsiz okunması için sunulur ve zaman zaman güncellenebilir (canlı kitap · Sürüm: 2026-07). Bağlantıyı paylaşmakta özgürsünüz; metni kopyalayıp başka yerde yayımlamak izne tabidir. Ayrıntı → Haklar ve Kullanım.